Klasikleri neden okumalı?

'Ağaca Tüneyen Baron', 'İkiye Bölünen Vikont',
'Varolmayan Şövalye', 'Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu', 'Palomar' gibi
çağdaş klasiklerin yazarı Italo Calvino tam yirmi yıl önce aldığı yazıda
'klasik nedir?' sorusuna on dört ayrı tanım getiriyor
ITALO CALVINO
Çeviren: Celâl Üster
İşe, ortaya bazı tanımlar koyarak başlayalım.
1. Klasikler, insanların, hiçbir zaman
"Okuyorum" demedikleri, genellikle "Yeniden okuyorum" dedikleri
kitaplardır.
Bu durum, hiç değilse "mürekkep yalamış" denen insanlar için geçerliyse
de, gençler için geçerli değildir; çünkü gençler, dünyayla ve dünyanın bir
parçası olan klasiklerle ilk kez karşılaştıkları bir yaştadırlar.
"Okumak" eyleminin başına getirilen yineleyici "yeniden" sözcüğünün, ünlü
bir kitabı okumamış olmayı kabullenmekten utanan kişilerin yeltendiği
küçük bir ikiyüzlülüğü yansıttığı söylenebilir. Ama oluşum çağımızda ne
kadar çok kitap okumuş olursak olalım, henüz okumadığımız dünya kadar
temel yapıt olacağını belirtirsek, bu tür kişilerin yüreğine biraz olsun
su serpebiliriz.
Zengin bir deneyim
Herodotos'un tümünü ve Thukydides'in tüm kitaplarını okumuş biri varsa,
parmak kaldırsın! Ya Saint Simon'u? Ya da Retz Kardinali'ni?1 On dokuzuncu
yüzyılın büyük roman dizilerinin bile, okunduklarından çok daha büyük bir
sıklıkla anıldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Fransa'da Balzac'ı
okulda okumaya başlarlar ve kitaplarının baskı sayısına bakılacak olursa,
okul çağından çok sonraları da okumayı sürdürürler. Ama Balzac'ın
İtalya'da ne kadar tutulduğu soruşturulsaydı, sanırım sıralamanın en
altlarında yer aldığı ortaya çıkardı. İtalya'daki Dickens tutkunları, bir
araya geldiklerinde, Dickens'ın romanlarındaki kişilerden ve serüvenlerden
gerçek hayatta tanıdıkları kişiler ve kendi hayatlarında yaşadıkları
serüvenlermişçesine söz eden küçücük bir seçkinler takımıdır. Michel
Butor, birkaç yıl önce ABD'de ders verdiği sıralar, kendisine o güne kadar
hiç okumadığı Émile Zola konusunda sorulan sorulardan o kadar bezmişti ki,
Zola'nın Rougon Macquart romanları dizisinin2 tümünü okumaya karar
vermişti. Sonunda bu dizinin, kafasında canlandırdığından tümüyle farklı
olduğunu keşfetmiş; olağanüstü denemelerinden birinde Zola'nın roman
dizisinin görkemli bir mitolojik ve kozmogonik soyağacı olduğunu yazmıştı.
Demek, büyük bir yapıtı yetişkinlik çağında ilk kez okumak, olağanüstü bir
keyif verir insana. Daha keyifli mi, yoksa daha az keyifli mi olduğunu
söylemek olanaksız da olsa, insanın gençliğinde okumasından çok farklı bir
keyiftir bu. Gençlikte, her deneyim gibi, okuma da bambaşka bir tat ve
bambaşka anlamla donanır; olgunluk çağında okunan bir yapıtta ise daha
birçok ayrıntı, düzey ve anlamın ayırdına varılır (ya da varılmalıdır).
Dolayısıyla, klasikler konusunda, şöyle bir tanıma geçebiliriz:
2. Klasikler, öyle kitaplardır ki, onları okumuş ve sevmiş olanlar için
alabildiğine değerli bir deneyim oluştururlar; ama, en çok tadını
çıkaracakları duruma geldiklerinde okuma fırsatını saklı tutanlar için de
aynı ölçüde zengin bir deneyim olarak beklerler.
Gençliğimizdeki okumalar, sabırsız olduğumuz,
kafamızı toparlayamadığımız, nasıl okunacağını iyi bilmediğimiz ya da
hayat deneyiminden yoksun bulunduğumuz için pek bir değer taşımasa da,
örnekler, üstesinden gelme yolları, karşılaştırma olanakları,
sınıflandırma tasarları, değer basamakları ve güzellik ölçütleri
sağlayarak ilerideki deneyimlerimize biçim vermesi açısından (belki aynı
zamanda) geliştirici de olabilir; gençken okuduğumuz kitapla ilgili pek az
şey anımsasak ya da hiçbir şey anımsamasak bile, içimizde işleyeduran
şeylerdir bütün bunlar. Aynı kitabı, olgunluk çağımızda yeniden okuduğumuz
zaman, işte o zaman, nereden geldiklerini unutmuş olmamıza karşın artık iç
düzeneklerimizin bir bölümünü oluşturan bu değişmez değerleri yeniden
keşfederiz. Kendisi unutulabilse de, içimizde tohumunu bırakan yapıtın
kendine özgü bir gücü vardır. Şimdi verebileceğimiz tanım şudur:
Yeniden okumak
3. Klasikler, hem imgelemimize unutulmaz bir biçimde yerleşerek, hem de
belleğimizin kıvrımları arasına bireysel ya da ortaklaşa bilinçdışı
kılığında gizlenerek, belirli bir etki yaratan kitaplardır.
Bu nedenle, olgunluk dönemimizde, gençliğimizin en önemli kitaplarını
yeniden keşfetmeye ayrılmış bir zaman olmalıdır. Kitaplar aynı kalmış
olsalar da (ki, değişmiş bir tarihsel bakış açısının
ışığında onlar da değişir), biz hiç kuşkusuz değişmişizdir; dolayısıyla
da, bu yeniden okuma tümden yeni bir okuma olacaktır. Sonuçta, "okumak"
fiilini mi, yoksa "yeniden okumak" fiilini mi kullandığımız, gerçekten de
o kadar önemli değildir. Aslında, şöyle diyebilirdik:
4. Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her yeniden okumada veren
kitaptır.
5. Klasik, ilk kez okuduğumuz zaman bile, daha önce okuduğumuz bir şeyi
yeniden okuduğumuz duygusunu veren kitaptır.
Yukarıdaki 4. Tanım, şu tanımın doğal bir sonucu olarak düşünülebilir:
6. Klasik, okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman tüketmemiş
olan kitaptır. Buna karşılık, 5. Tanım, aşağıdaki gibi daha incelikli bir tanımı akla
düşürür:
7. Klasikler, bize, bizden önceki okumaların izlerini taşıyarak ve içinden
geçtikleri kültür ya da kültürlerde (ya da yalnızca diller ve alışkılarda)
bıraktıkları izleri arkalarından sürükleyerek gelen kitaplardır.
Klasik,
şaşırtmalıdır
Bütün bunlar, hem eski, hem de modern klasikler için geçerlidir.
Odysseia'yı okuyorsam, Homeros'un metnini okuyor olmama karşın,
Odysseus'un serüvenlerinin yüzyıllar içinde edindiği anlamları düşünmeden
ve bütün bu anlamların gerçekten özgün metnin bağrından mı geldiğini,
yoksa sonradan yapılmış eklemeler, çarpıtmalar ya da genişletmeler mi
olduğunu merak etmeden edemem. Kafka okuyorsam, bir de bakarım, sürekli
olarak nerdeyse her şeye yakıştırılıp durduğunu duyduğumuz
"Kafka'vari" sıfatının yerindeliğini onaylıyorum ya da yadsıyorum.
Turgenyev'in 'Babalar ve Oğullar'ını ya da Dostoyevski'nin Cinler'ini
okuyorsam, bu kitaplardaki kişilerin ruhlarının, günümüze gelinceye değin
nasıl bir bedenden bir başka bedene geçip durduğunu düşünmeden edemem.
Bir klasiği okumak, onu daha önce kafamızda yer etmiş imgesiyle
karşılaştırdığımızda, bizi şaşırtmalıdır da. İkincil kaynakçalar,
açıklamalar ve yorumlardan elden geldiğince kaçınarak, metnin kendisinin
ilk elden okunmasını hiçbir zaman yeterince salık veremememizin nedeni
budur. Başka bir kitabı tartışan hiçbir kitabın, hiçbir zaman, tartışma
konusu olan özgün kitabın kendisinden daha çok şey söyleyemeyeceğinin,
okullarda ve üniversitelerde önemle vurgulanması gerekirken, öğrencilerin
tam tersini düşünmeleri için her şey yapılmaktadır. Burada, değerlerin,
alabildiğine yaygın bir biçimde tersyüz edilmesi söz konusudur; kitaba
konulan giriş, dipnotlar ve açıklamalar ile kaynakça, metnin
söyleyeceklerini ve metnin kendisinden daha çok şey bildiklerini öne süren
aracılar olmadan konuşmasına izin verildiğinde ancak o metnin
söyleyebileceklerini gizleyecek bir duman perdesi gibi kullanılmaktadır.
Demek, şöyle bir sonuca varabiliriz:
8. Klasik, çevresinde durmadan
eleştirel söylemden oluşan bir toz bulutuna yol açan, ama her seferinde bu
toz taneciklerini silkip atan yapıttır.
Bir klasiğin, bize ille de o güne değin bilmediğimiz bir şey öğretmesi
gerekmez; bazen, bir klasikte, hep bildiğimiz (ya da hep bildiğimizi
sandığımız), ama onun ilk kez o klasik metinde söylenmiş olduğunu (ya da o
düşüncenin belirli bir biçimde o metinle bağıntılı olduğunu) fark
etmediğimiz bir şeyi keşfederiz. Ve bu keşif aynı zamanda çok hoş bir
şaşırtı olur bizim için; tıpkı hep, bir düşüncenin kaynağını, bir metinle
bağıntısını ya da o düşünceyi ilk kez kimin söylediğini öğrendiğimizde
olduğu gibi. Bütün bunlardan şöyle bir tanım çıkarabiliriz:
9. Klasikler, ne denli kulaktan dolma bilgilerle bildiğimizi sanırsak,
gerçekten okuduğumuzda o denli özgün, umulmadık ve yeniliklerle dolu
bulduğumuz kitaplardır.
Hiç kuşkusuz, bunun böyle olması için, klasik bir metnin bir klasik gibi
"işlemesi", başka bir deyişle okurla kişisel bir ilişki kurması gerekir.
Eğer hiçbir kıvılcım yoksa, okumak da boşunadır: Klasikleri bir görev gibi
ya da saygıdan ötürü okumanın bir yararı yoktur, yalnızca aşkla okumamız
gerekir klasikleri. Okulu saymazsak elbette: Okulda size, beğenseniz de
beğenmeseniz de, birtakım klasikler tanıtılmak zorundadır; siz de,
sonradan, bunlar arasından bir seçip yapıh (ya da bunları bir başvuru
kaynağı olarak alıp) "kendi" klasiklerinizde karar kılabilirsiniz. Okul,
size, kendi seçiminizi yapabilmenizi olanaklı kılacak araçları sağlamakla
yükümlüdür; ama geçerli olan tek seçim, okuldan sonra ya da okul dışında
sizin yapacağınız seçimdir.
Okumaya ayrılan
zaman
Sizin kitabınız durumuna gelecek kitapla, ancak zoraki olmayan okumalar
sırasında karşılaşabilirsiniz. Yetkin bir sanat tarihçisi tanıyorum,
okuduğu kitapların sayısını kendi de bilmez; devirdiği onca kitap arasında
en çok The Pickwick Papers'ı sever; her fırsatta Dickens'ın bu kitabından
alıntılar yapar, hayatındaki her olayı, hiç şaşmaz, Pickwick'te geçen bir
öyküye bağlar. Bu tümden özdeşleşme süreci içersinde, kendisi, gerçek
felsefe ve evren giderek The Pickwick Papers olup çıkmıştır. Bu yolu
izlersek, klasiğin, çok yüce ve zorlu bir tanımına varırız:
10. Klasik, giderek tüm evrenle eşdeğer bir niteliğe, eski çağların
tılsımlarıyla aynı düzeye erişen bir kitaba verilen addır.
Böyle bir tanım, bizi, Mallarmé'nin düşlediği türden, tüm kitapların
toplamı olan kitaba yaklaştırır. Ama bir klasik, yalnızca özdeşleşilerek
değil, karşı çıkılarak ya da karşısav getirilerek de aynı ölçüde güçlü bir
ilişkiye yol açabilir. Benim gözümde, Jean Jacques Rousseau'nun tüm
düşünce ve eylemleri değerlidir, ama Rousseau'nun düşünce ve eylemlerinin
hepsi de bende karşı konulmaz bir karşı çıkma, eleştirme ve kapışma isteği
uyandırır. Hiç kuşku yok ki, Rousseau'nun kişiliğini kendi mizacımla hiç
bağdaştıramamamla bağıntılıdır bu, ama bu kadarla kalsaydı onu
okumayıverirdim ve hiçbir sorun kalmazdı; oysa Rousseau'nun benim
yazarlarımdan biri olmasını engelleyebildiğimi söyleyemem. O zaman, şöyle
diyeceğim:
11. "Sizin" klasik yazarınız, kayıtsız kalamadığınız ve onunla ilişkiniz,
dahası ona karşı çıkışınız içersinde kendinizi tanımlamanıza yardımcı olan
yazardır.
"Klasik" sözcüğünü çağ, üslûp ya da yetkinlik açısından hiçbir ayrım
yapmaksızın kullanışıma açıklık getirmem gerektiğini sanmıyorum.
(Enciclopedia Einaudi'nin III. cildinde, bu terimin bütün bu anlamlarının
tarihi konusunda, Franco Fortini'nin kaleme aldığı ayrıntılı ve kapsamlı
bir "Classico" maddesi vardır.) Benim buradaki savım açısından
bakıldığında, bir klasiği ayırt eden, belki de yalnızca, kültürel
süreklilik içinde kendi yerini edinmiş olan eski ya da çağdaş bir yapıttan
yayıldığını algıladığımız bir tür yankılanmadır. Diyebilirdik ki:
12. Klasik, öteki klasiklerden önce gelen yapıttır; ama daha önce başka
klasikleri okumuş olanlar, onun klasik yapıtların soyağacındaki yerini
hemen anlarlar.
Bu noktada, canalıcı bir sorunu artık erteleyemem: Klasiklerin okunmasını,
klasik olmayan öteki bütün kitapların okunmasıyla nasıl ilintilendirmeli?
Bu, şu tür sorularla bağıntılı bir sorundur: "Çağımızı daha derinden
anlamamızı sağlayacak yapıtları okumak varken, neden klasikleri okuyalım?"
ve "Günümüzün çığ gibi büyüyen olayları karşısında onca bunalmışken,
klasikleri okuyacak zamanı ve kafa dinçliğini nereden bulabiliriz?"
Hiç kuşkusuz, "okumaya ayırdığı zaman"ını, tümüyle Lucretius, Lukianos,
Montaigne, Erasmus, Quevedo, Marlowe, Yöntem Üstüne Söylev3, Goethe'nin
Wilhelm Meister'i, Coleridge, Ruskin, Proust ve Valéry'ye adayabilen,
arada sırada da Murasaki'ye4 ya da İzlanda sagalarına5 uzanan gezintilere
çıkabilen kutlu bir okur canlandırabiliriz kafamızda. Ve Tanrı'nın bu
sevgili kulu, bütün bunları okurken, büyük bir olasılıkla, yeni çıkan
kitaplar üstüne eleştiri yazmak, üniversitede bir kürsü kapabilmek için
makaleler sunmak ya da dergilere çok kısa sürelerde yazı teslim etmek
zorunda kalmamaktadır. Mübareğin, bu perhizi hiç bozmadan sürdürebilmesi
için, gazeteleri okumaktan kaçınması, en son çıkan romanın ya da en yeni
toplumbilim araştırmasının çekiciliğine kapılmaması gerekmektedir. Ama
böylesine bir katılığın nereye kadar haklı görülebileceği, dahası yararlı
sayılabileceği
su götürür doğrusu. Günümüz dünyası sıradan ve sıkıcı olabilir, ama geriye
ya da ileriye bakacağımız zaman kendimizi içine yerleştirmek zorunda
olduğumuz bağlam her zaman günümüz dünyasıdır. Klasikleri okuyabilmeniz
için, onları "nerede durarak" okuduğunuzu bilmeniz gerekir; yoksa hem
okur, hem de kitap zamandışı bir bulutun içinde yitip gider. Dolayısıyla,
klasikleri okumaktan en büyük "hasadı kaldıracak" kişinin, klasikleri
okumak ile uygun ölçülerde çağdaşları okumayı ustaca birlikte sürdürebilen
kişi olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu, ille de, soğukkanlı bir iç
dinginliğini gerektirmez; tedirgin bir sabırsızlığın, öfkeli bir
hoşnutsuzluğun ürünü de olabilir.
Günümüze kulak
kabartmak
Belki de, en güzeli, odamızın içinde olanca açık seçikliğiyle yankılanan
klasiklerin sesini dinlerken, tıpkı bizi dışarıdaki trafik kargaşasından
ve ani hava değişikliklerinden haberli kılan gürültüye kulak verir gibi
günümüze kulak kabartmaktır. Ne var ki, daha şimdiden birçok insan, bir
yığın gündelik süprüntünün, sözgelimi televizyonun sonuna kadar açılmış
sesinin kuşattığı odasında, klasiklere çok uzaklardan gelen yankısına
kulak vermeyi yeğ tutmaktadır. Demek, şu tanımları eklemeliyiz:
13. Klasik, günümüzün sorunlarını, klasiklerin de onsuz edemediği bir
artalan gürültüsüne indirgeyen yapıttır.
14. Klasik, kendisiyle hiç uyuşmayan bir şimdi hüküm sürerken bile, bir
artalan gürültüsü olarak sürüp giden bir yapıttır.
Öyle görünüyor ki, klasikleri okumak, bize uzun zaman dilimleri bırakmayan
ya da insanca boş vakit bulma olanağı tanımayan yaşama hızımızla da,
çağımıza uygun düşecek bir klasik yapıtlar kataloğunu hiçbir zaman
derleyemeyecek olan kültürümüzün eklektikliğiyle de hiç bağdaşmamaktadır.
Bu koşullar, eksiksiz bir biçimde, Giacomo Leopardi'nin6 hayatında
gerçekleşmiştir. Babasının şatosunda (kendi deyişiyle,
"paterno ostello"7) birbaşına yaşayan Leopardi, babası Monaldo'nun
olağanüstü kütüphanesinde, Eski Yunan ve Latin yapıtlarına tutkunluğunu
fazlasıyla giderebilmiştir. Üstelik baba kitaplığına, o güne kadarki
İtalyan edebiyatının tüm yapıtlarını ve kız kardeşi Paolina'ya hoşça vakit
geçirtecek romanlar ve günün moda kitapları dışında (Leopardi, kız
kardeşine, "senin Stendhal'in" diye yazmıştır bir keresinde) tüm Fransız
edebiyatını da katmıştır. Giacomo, en olmadık bilimsel ve tarihsel
meraklarını bile, hiçbir zaman tam anlamıyla "çağdaş" olmayan metinlerle
gidermiş, kuşların doğasını Buffon'dan8, Fredrik Ruysch'un mumyalarını
Fontenelle'den9, Kristof Kolomb'un yolculuklarını da Robertson'dan
okumuştur.
Kendi kütüphanenizi
yaratın
Genç Leopardi'nin edindiği böylesine bir klasik eğitimi bugün düşünmek
bile olanaksız; bir kere, babası Kont Monaldo'nun kütüphanesi çoktan
dağıldı. Eski kitaplar yok olup gireken, tüm modern edebiyat ve
kültürlerde yeni kitaplar büyük bir hızla çoğaldı. Yapılabilecek tek şey,
her birimizin kendi klasiklerinden oluşan kendi ideal kütüphanesini
yaratmasıdır. Bana sorarsanız, böyle bir kütüphanenin yarısı daha önce
okumuş olduğumuz ve gerçekten değerli saydığımız kitaplardan, yarısı da
okumayı düşündüğümüz ve bizim için bir değer taşıyacağını sandığımız
kitaplardan oluşmalıdır. Kuşkusuz, umulmadık kitaplara ve rastlantısal
keşiflere de yer ayırmalıyız.
Bakıyorum da, İtalyan edebiyatından andığım tek yazar Leopardi. Bu,
kütüphanenin dağılmasının sonucu. Şimdi, bu yazının tümünü yeni baştan
yazıp, klasiklerin kim olduğumuzu ve nerede durduğumuzu anlamamıza
yardımcı olduğunu, bunun için de İtalyanlarla
yabancıları ve yabancılarla İtalyanları karşılaştırmanın vazgeçilmez
olduğunu iyice açıklığa kavuşturmalıyım.
Sonra da, bu yazıyı bir kez daha yeniden yazmalıyım ki, insanlar
klasiklerin "bir amaca hizmet ettikleri" için okunmaları gerektiğini
sanmasınlar. Klasiklerden yana gösterilebilecek biricik neden, klasikleri
okumanın klasikleri okumamaktan daha iyi olduğudur.
Ve eğer biri karşı çıkıp da, klasikleri okumanın onca çabaya değmeyeceğini
söyleyecek olursa, Cioran'dan (henüz bir klasik değil, ama olacak) bir
aktarma yapmak isterim: "Ağuotunu hazırlarlarken, Sokrates flütle yeni bir
ezgi öğreniyordu. 'Bunun sana ne yararı var?' diye soracak oldular.
'Ölmeden, hiç değilse bu ezgiyi öğreneceğim,'
dedi Sokrates."
..............
1. Retz Kardinali ya da asıl adıyla Jean François Paul de Gondi, 1648-53
arasında Fransa'da patlak veren Fronde ayaklanmalarının önderlerindendir.
1651'de, çocuk yaştaki Kral XIV. Louis'nin naipliğini yürüten Anne
d'Autriche, Gondi'nin desteğini kazanmak amacıyla onu kardinalliğe
atamıştır. Papa X. İnnocentius'un 1652'de bu atamayı onaylanmasından
sonra, Retz Kardinali unvanını kullanmaya başlayan Gondi, hayatının son
yıllarını, 17. yüzyıl Fransız edebiyatının klasikleri arasına giren
Mémoires (Anılar) adlı kitabını yazarak geçirmiştir. (Çevirenin notu.)
2. Émile Zola (1840-1902), Rougon ve Macquart ailelerinin beş kuşak
boyunca hayatını anlatan yirmi kitaplık Les Rougon Macquart: Histoire
naturelle et sociale d'une famille sous le Second Empire
(RougonMacquart'lar: İkinci İmparatorluk Döneminde Bir Ailenin Doğal ve
Toplumsal Tarihi) dizisiyle tanınır. Dizinin en ünlü romanları, bir
fahişenin hayatını konu alan Nana (1880) ve madencilerin hayat koşullarını
anlatan Germinal'dir (1885). (Çevirenin notu.)
3. Yöntem Üstüne Söylev, çağdaş felsefenin babası sayılan Fransız
matematikçi, bilim adamı ve filozof René Descartes'ın en ünlü yapıtıdır.
(Çevirenin notu.)
4. Murasaki Şikibu (978-1014), Japon edebiyatının başyapıtı ve dünyanın en
eski romanı sayılan Genci monogatari'nin (Genci'nin Öyküsü) yazarıdır.
(Çevirenin notu.)
5. Ortaçağ İzlanda edebiyatında, yazarın, geçmişi düşgücüne dayanarak
yeniden kurguladığı ve aktardığı söylenceler ve tarihsel öyküler.
6. İtalyan şair, bilgin ve filozof Giacomo Leopardi (1798-1837), felsefe
ve başka konulardaki yapıtları ve kusursuz güzellikteki lirik şiirleriyle
19. yüzyılın en büyük yazarları arasında yer alır. (Çevirenin notu.)
7. "Baba evi".
8. 18. yüzyılın ünlü Fransız doğabilimcisi George Louis Leclerc Buffon
(1707-1788). (Çevirenin notu.)
9. Fransız bilim adamı ve edebiyatçı Bernard Le Bovier de Fontenelle
(1657-1757), Voltaire tarafından, XIV. Louis döneminde yetişen en önemli
evrensel düşünür olarak tanımlanmıştır. (Çevirenin notu.)
|
|
KLASİKLERİN OKUNMA SÜRECİ ÜZERİNE
(eğitim açısından)
Hülya Soyşekerci
Yüzyıllardan bu yana okullarda, çeşitli
eğitim kurumlarında, aile içindeki okumalarda klasiklerin belirli
bir önemi ve değeri olduğu anlayışı süregelmiş ve çocuklarla
gençlerin eğitiminde klasik yapıtlar her zaman için ön plana
alınmıştır. Bu durum, ülkemizdeki ve dünyadaki eğitim ve okuma
ilişkisinin buluştuğu ortak bir zemindir.
Bacon bu konuda şöyle der:
“Edebiyatta en eski yapıtları, bilimde ise en yeni yapıtları okumak
gerekir.” Aktardığım sözün işaret ettiği gerçek; edebiyatta
klasiklerin vazgeçilmez yapıtlar olduğu ve yazınsal okumalarda
klasik yapıtların öncelenmesinin gerekliliğidir. Klasikler, akıp
giden zaman içinde kalıcı izler bırakabilmiş, tüm insanlığa seslenen
ve insanlığın temel değerlerini işleyen, geleceğe kalma olasılığı
yüksek yapıtlardır. Edebiyatta bu yapıtların kaynağı Klasisizm
akımıdır. Klasisizmin temel öğeleri kendi
içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik,
idealizm, denge, ölçülülük, güzellik ve görkemliliktir. Bir eserin
klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir.
Klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini
bulduğu eserdir. Klasisizm, gücünü yeni versiyonlara açık oluşundan
(sinema, fotoğraf, çizgi film…), eğiticiliğinden ve erdeme,
değerlere dayanmasından alır. Italo Calvino’nun, ünlü
“Klasikleri Niçin Okumalıyız?” başlıklı yapıtında belirttiği gibi,
klasikleri şöyle tanımlamak, açıklayıcı nitelikte olacaktır:
“İnsanların daima ‘tekrar okuyorum’ dediği fakat asla ‘okuyorum’
demediği yapıtlar. Çünkü her klasik, okur için bir ‘yeniden
okuma’dır.”
Klasik
adlandırmasının kaynağında bulunan “classe” sözcüğü hem “birinci
sınıf yapıt” oldukları sezgisini hem de bu yapıtların okullarda
(sınıflarda) okunmasının uygunluğunu da içinde barındırmaktadır.
Dünya klasikleri terimi Goethe’nin
“Weltliteratur” (dünya edebiyatı) kavramına dayanmaktadır. Hocası
Herder ise “Volkslieder”den söz eder. Bu söz halk edebiyatını değil,
halkların edebiyatını işaret eder ve çok çeşitli ulusların
edebiyatlarından örnekleri kapsar. Bu bağlamda düşünüldüğünde,
klasik yapıtların nüvesini “evrensellik” oluşturmaktadır.
Edebiyatta sınırları aşmak, evrenselliğe
açılmak; düşünce ufuklarını genişletmek anlamına gelir. Bu durum,
eğitimde önemli bir aşamadır. Yalnızca kendi kültürüyle sınırlı
kalmayan, başka kültür ve edebiyat yapıtlarına açılabilen bireyler,
hem insanın özünü kavramada hem de hoşgörü ve barış ideallerine
yaklaşmada daha başarılı olurlar. Prof Gürsel Aytaç’ın klasiklere
dair bir yazısında belirttiği gibi “ Edebiyat, dünya görüşlerini,
hayat felsefelerini soyut bilgiler olarak değil, ete kemiğe bürünmüş
‘canlandırılmış’ şekliyle sunar. Bu bakımdan edebiyat, Doğu’suyla
Batı’sıyla ve klasikleri esas alarak eğitim öğretim sisteminde yer
almalıdır. Bu, bir bakıma duyguların eğitimine hizmet eden estetik
eğitimin önemli bir parçası olduğundan, günümüzde teknolojinin
baskın varlığını bir parça olsun dengeleme gayretidir.” Prof.
Gürsel Aytaç’a göre Doğu klasiklerinde hayat bilgeliği, Batı
klasiklerinde ise sorgulayıcı ve eleştirel bir tavır söz konusudur.
Eğitimsel okumalarda Doğu ve Batı klasiklerini birlikte düşünmek
gerekir.
Ülkemizde eğitim kurumlarında verilen
edebiyat eğitimi çeşitli boyutlarıyla tartışılmaya açık bir konudur.
Bu konunun klasiklerin okutulması boyutu ele alınacak olursa,
söylenecek pek çok söz bulunduğu kanısındayım. Her şeyden önce
klasik yapıtların ders kitaplarında sunulma biçimi yeterli
sayılamaz. Kısa bir özet ve metinden alınan küçük bir bölümün
okutulmasından sonra, sorulan birkaç soruyla klasik yapıt üzerindeki
çalışma yeterli görülebilmektedir. Edebiyat derslerinde başlı başına
bir kitap okuma ve yorumlama saatinin yer almaması, bu durumun
olumsuzluğunu artırmaktadır. Burada elbette öğretmenin klasik yapıtı
algılama biçimi, klasiklere bakış açısı, kendine özgü yaratıcılığı
ve dersi sunuş biçimi de büyük önem taşımaktadır.
Öğrenci, okuma ödevi olarak verilen
yapıtlara, yarışmacı sistemden kaynaklanan nedenlerden dolayı
yeterince zaman ayıramamakta; çoğunlukla internetten klasiklerin
özetlerini indirip bu özetleri bile yeterince okumadan, ödev olarak
öğretmenine vermektedir. Okul ya da Üniversite Giriş Sınavında
alacağı puanı yükseltme derdinde olan, başkalarını geçmek, sürekli
koşmak durumunda kalan gençler, bu hızlı koşudayken, içindeki
olaylarda zamanın ağır bir tempoda aktığı, insani değerlerin
yüceltildiği klasikleri okumaya zaman ve zemin bulamamaktadır
ne yazık ki… Kısacası eğitim sisteminin sonucu olan hız, yarış,
stres ve koşu, gencin klasik yapıtları yeterince görmeden geçmesine
neden olmaktadır ki bu durum gerçek bir kayıptır. Bundan sonra
yaşamının hangi döneminde klasikleri okuma fırsatı bulacağı da
şüphelidir.
Öğrencilerin zaman sorunundan dolayı
klasik yapıtlar bazı yayıncılar tarafından kısaltılarak piyasaya
sunulmaktadır. Klasik yapıtları öğretmenin isteği nedeniyle mutlaka
okumak durumunda olan öğrenciler, çoğu zaman kötü çeviriler ya da
komprime haline getirilmiş kitaplarla ödev yapmaktadırlar. Bu
kitapların hem sayfa sayısı az hem fiyatı çok ucuzdur. Genç,
bilinçli yönlendirmelerden yoksun kalırsa, bu tarzda hazırlanmış
klasikleri okuyacaktır doğal olarak. Metin Celal, Cumhuriyet
Kitap Eki’ndeki bir yazısında (20.07.2006-Sayı: 857)
piyasada en az 27 çeşit Savaş ve Barış’ın bulunduğunu, bir
çevirinin 112 sayfa; başka bir çevirinin ise 2168 sayfa olduğunu;
Don Kişot’un 41 çevirisi olduğunu en ucuzunun 2.5 en pahalısının
55 YTL olduğunu belirterek ilginç bir tablo ortaya koyuyor. Hızlı
yaşam koşullarına ve sınavlara yoğunlaşan gencin gereksinmelerini de
karşılayan bir tablodur bu. Ayrıca klasiklerin toplu özetlerini
içeren kitaplar piyasada cirit atmaktadır. Nitelikli ile
niteliksizin ayırt edilemediği tam bir kaos ortamıdır yaratılan.
Bu durumun aşılabilmesi için bilinçli
yönlendirmeler yapılmalı, gence kitap okuması ve yorumlayabilmesi
için daha fazla zaman tanınmalı ve her şeyden önce yanıtları dört ya
da beş seçeneğe indirgenmiş bir test sınavına dayalı yarışmacı
eğitim modeli terk edilmelidir.
Şu an içinde bulunulan koşullarda olumlu
anlamda ne yapılabilir, sorusunun yanıtı bana göre, yine iyi
edebiyat yapıtlarına, yapıtın ruhuna girebilen tam metin çevirilere
önem vermek olacaktır. Genç, bilgisayar oyunlarına, sinema ve
televizyona ayırdığı zamanın bir kısmını klasiklerin tam metnini
okumaya da ayırabilir. Bu okumalar, onun kişilik gelişimi sürecine
olumlu katkı yapabilecek birçok unsuru da beraberinde getirecektir.
Zamanı planlama, okumaya zaman ayırma konusunda, ailenin ve okulun
gence yeterince rehberlik edebileceği kanısındayım.
Klasik yapıtlarda yaş düzeyi de çok
önemlidir. Pinokyo’yu ya da Aya Yolculuk’’u tam metin
olarak okuyabilen ilköğretim ikinci kademe öğrencisi, elbette
Savaş ve Barış’ın ya da Karamazov Kardeşler’in tam
metninden hoşlanmayacak ve yapıtı anlayamadığını düşünecektir. Bu
nedenlerle okumalarda yaş düzeyine uygun tam metin öncelenmelidir.
Bence hiçbir özet, yapıtın bütününü yansıtamaz. Klasik yapıtların
insan ruhunu ne denli derin anlattığını keşfetmek ve yapıtın
atmosferinde soluk alabilmek için kısaltılmış metinlerden uzak
durmak gerektiği kanısındayım.
Unutmamak gerekir ki eğitim; insana,
insanı tanıma ve insan olma bilincini kazandıran evrensel bir
süreçtir. Bu süreçte klasik yapıtlar yaşam boyu kişinin yanında yer
alabilecek en değerli arkadaşlardır. Kısa ve yüzeysel bir
arkadaşlığın, insanın kişiliğine fazla bir şey katmadığı, onu ruhen
çoğaltamadığı da bilinen bir gerçektir…
LACİVERT Sanat Edebiyat Dergisi'nde
yayımlandı.
Yeter ki
okunsun
A.ÖMER TÜRKEŞ
Klasiklerle ve edebiyatın her türüyle kurulacak
ilişki bilgi ve iletişim amaçlı değil, okuyucu/ izleyici/ dinleyici
olarak sanatın/ edebiyatın hazzını almak içindir. İçimizi ferah
tutabiliriz
Klasikler konusu ara ara gündemi meşgul eder. Yazarlardan,
sanatçılardan, kültür alanının etkili isimlerinden, kimi zaman
popüler simalardan görüşler alınır, klasikler listeleri düzenlenir,
alevi çabuk sönen tartışmalar açılır. Bazı isimler üzerinde fikir
birliğine varılır, bazı isimlere şüpheyle yaklaşılır. Hele ki söz
konusu olan Türk edebiyatı ya da sanatı ise tartışmanın
hararetlenmesi kaçınılmazdır. Çünkü, kimin ve neyin klasik sayılması
gerektiği sorusu cevaplayanın sanat/ edebiyat anlayışını ortaya
koymasıyla hem çok kapsamlı hem de üzerinde fikir birliğine
varılması güç bir sorudur. Düşünün, Mehmet Akif’i şiirimizin temel
direği sayan kaç kişinin aklına Nâzım’ın adını anmak gelir? Ya da
tam tersi.
Her ne kadar isimler üzerinde fikir birliği sağlanmasa bile,
klasiklerin okunması gerektiğinde hemen herkes birleşecektir.
Dokunulmazlığı, yüceliği vardır klasiklerin; ‘masumane’ ama kesin
kabüllerle sızmışlardır hayatımıza. Klasikleri okumak, hayatında bir
tek kitap bile karıştırmayanların dahi ‘iyi’liğini reddetmediği bir
insani etkinliktir.
Italo Calvino’nun İtalya’da ilk basımı 1991 yılında yapılan aynı
adlı kitabındaki Klasikleri Niçin Okumalı? makalesi bu konuda hayli
zihin açıcı. Türkçedeki basımı nedeniyle bu kadim mesele üzerinde
bizi de bir kez daha düşünmeye sevk eden derleme, kitaba başlığını
veren metnin yanı sıra, büyük bölümü 1970-1980 yılları arasında
yazılmış olan (yalnızca dört metin 1950’li; iki metin 1960’lı
yıllara ait) otuz beş yazı yer alıyor. Calvino bu yazılarında
kendisi için önemli olan yazarlar hakkındaki görüşlerini toparlamış.
Klasikler hep klasik mi olacaklar?
Her ne kadar çubuğu edebiyat lehine bükmeye çalışmışsa da,
Calvino’nun bu makalesinde ‘neden okumalı’ sorusuna maddeler halinde
verdiği yanıtlar ilk Türkçeleştirildiği günlerde büyük ilgi görmüş,
internet sitelerinde sıklıkla kullanılmış, klasiklere duyulan inanç
bir kez daha tazelenmişti. Roman zevki büyük ölçüde klasikler
üzerinden gelişmiş bir okuyucu olarak, sürekli doğrulanan bir
gerçekliğe hiç değilse bir miktar kuşkucu yaklaşılması gerektiğini
düşünüyorum. En azından şu soruya dürüstçe yanıt vermek gerekiyor;
klasik romanları, mesela 19. yüzyılın ‘büyük’ romanlarını hâlâ
edebiyat tadı aldığımızdan mı yoksa Batı kültüründe klasik olarak
damgalandıkları için mi seviyoruz? Balzac’ı, Dostovyevski’yi,
Tolstoy’u, Joyce’u, Proust’u, ya da ‘büyük’lerden herhangi birini
beğenmediğimizi, usta bir eleştirmenden alıntı yapmadan yüksek sesle
beyan etme cesaretine kaçımız sahibiz? Kaçımız Proust okumaktan
sıkıldığını, Ulysses’i eline almadığını, Ivonhoe’yu çocukça
bulduğunu, Don Quişot’u, Gulliver’in Gezileri’ni ya da Robinson
Crueso’yu tam metninden hiç okumadığını, klasiklerin çoğunu sinema
uyarlamalarıyla tanıdığını itiraf edebilir? Calvino’nun
makalesindeki ilk madde işte bu okumuş olma mecburiyetini özetler;
“Klasikler, haklarında asla ‘okuyorum’ sözünü değil, genellikle
‘yeniden okuyorum’ sözünü işittiğimiz kitaplardır.”
Nedir bizi mecbur eden? Herhalde edebiyatın yaptırım gücünden söz
etmeyeceğiz. Mecburiyeti yaratan, bu yapıtlara gücünü ve
kutsallığını veren yalnızca onların içine kodlanmış edebi değerleri
değildir. Kültür bir kurumlaşma girişimidir. Bu kültürün içerdiği
‘klasik’ yargısını da, düşünsel etkinliklerin ve sanatsal yaratının
yüksek değerini de bu kurum belirler. Değeri biçen okuyucuların
ortak yargılarından ziyade kültür ve sanatla uğraşan elitlerdir.
Seçmeci ve tekelci eğilimiyle Batı kültürünün temel özelliği “bazı
ürünleri kuvvetli bir ışıkla aydınlatmak, geri kalan her şeyi
karanlıkta bıraktığına aldırmadan, ışığı bunlar yararına
tekelleştirmektir.” Kaynağını bu ayrıcalıklı ürünlerden almayan
bütün yaratma istek ve hevesleri sessizlikle kuşatılarak söndürülür.
Nobel Edebiyat Ödülü listesi de kanıtlıyor ki, bir zamanlar
ödüllendirilmiş, klasikler katında dolaştırılmış ürünlerinin büyük
bir kısmının adları şimdilerde unutulanlar hanesinde dolaşıyor.
Edebiyat tarihinin karanlıkta kalmış pek çok yazar ve romanının
günışığına çıkmasını ise kültürel kurumların koyduğu normlara
isyankâr muhalif hareketlere borçluyuz.
Bir ekleme daha yapmak, bugün klasik saydığımız isimlerin, onların
büyük eserlerinin bir avuç insandan başkasının ilgisini çekmediğini,
yani toplumun büyük bir kesimi için klasiklik niteliği taşımadığını
kabul etmek gerekir. Ne eleştirmenler ne dergiler ne yayınevleri ne
de aileler; daha güçlü bir kurum belirliyor normları. Yerlisiyle
yabancısıyla bir çok yazarın kalıcılığını milli eğitim müfredatında
yer almaları sağlıyor.
Çevirilerin kötü ve kısaltılmış halleriyle, Türkçe metinlerin
günümüze göre sadeleştirilmiş dilleriyle orijinalliğini yitirdiği
müfredat baskılarından okunan klasiklerin kalıcılığına
şükredemeyeceğimiz gibi, gençlerin edebiyat tarihinin büyük
yapıtlarını okumamasından da şikayetlenemeyiz. Edebiyat eserinin
değerini hikâyesine indiren, kolay ve hafif okumaları meşrulaştıran
bir edebiyat algısı daha çocuk yaşlarda yerleşiyor zihinlere.
Üstelik özeti okunmuş romanlar, ileriki yıllarda bir daha ele bile
alınmıyor. Öyleyse bırakalım çocuklar kendi yaşlarına uygun kitaplar
okusunlar. Başkalarının belirlediği klasikler yerine, okuyacak
düzeye geldiklerinde kendi klasikleriyle tanışsınlar.
Tadına varmak için
Burada kullanılan anlamıyla ‘klasik’ terimi, Calvino’nun da
belirttiği gibi, eski-yeni, üslup, yetki ayrımı yapmaz. Her dönemin,
her sanat/ edebiyat akımının, sanatın/ edebiyatın her türünün, her
ülkenin ve nihayet her okuyucunun kendine özgü klasikleri olacaktır.
“Bu nedenle çocukları ve çok genç insanları asla belli bir eseri
okumaya fazla heveslendirmemeli ve teşvik etmemeliyiz; bu yolla genç
bir insan, en güzel eserlerden, hatta gerçek okumadan bile bütün
yaşamı boyunca soğutulabilir. Herkes bir yazının, bir şarkının, bir
anlatının, bir incelemenin hoşuna giden noktasına bağlanmalı, ve
buradan yola çıkarak benzerlerini aramalıdır. Okuyucunun dünya
edebiyatıyla canlı bir ilişkisinde her şeyden önce önemli olan,
kendini ve bununla beraber kendisini özellikle etkileyen eserleri
tanıması ve herhangi bir şema veya öğrenim programı izlememesidir!
Okuyucu sevgi yolunu izlemelidir, görev yolunu değil. Herkes
okumaya, tanımaya ve sevmeye, kendisi için doğal olan noktada
başlamalıdır.”
Klasiklerle, aslında sanat ve edebiyatın her türüyle kurulacak
ilişki bilgi ve iletişim amaçlı değil, okuyucu/ izleyici/ dinleyici
olarak sanatın/ edebiyatın hazzını almak içindir. İçimizi ferah
tutabiliriz. Osmanlı romanından Cumhuriyet dönemine, Dünya
edebiyatının ilk kurmaca metinlerden çağdaş romancılara kadar
genişleyen klasik listelerindeki kitapların tümünü okumaya zaman
yetmez. Dilediğiniz bir yazardan, ilginizi çeken bir romandan
başlayabilirsiniz. Edebiyatla tanışmanın, okumaktan haz alır hale
gelmenin olası bir tek şeması, sihirli okuma formülleri yoktur.
Okuyucunun dünya edebiyatıyla, klasik metinlerle canlı bir
ilişkisinde her şeyden önce önemli olan, kendini ve bununla beraber
kendisini özellikle etkileyen eserleri tanımasıdır.
Bu bitimsiz serüvene görev duygusuyla çıkmıyoruz. Kimilerinin
başyapıt saydığı edebiyat şahaserlerini sevmek, onları şimdiye kadar
okumamış olmanın utancıyla okumak zorunda da değiliz. Tersine,
okumaya, tanımaya ve sevmeye, herkes kendisi için en uygun yazardan
başlamalı, herkes bir yazının, bir şarkının, bir anlatının, bir
incelemenin hoşuna giden noktasına bağlanmalı ve buradan yola
çıkarak benzerlerini aramalıdır. Herkesin klasikleri neden okuduğuna
dair bir fikri, sevdiği ya da sevmedikleri olabilir. Ancak hiç
kimsenin herkes için geçerli hazır bir okuma listesi ve reçetesi
olamaz. Listeyi tamamlayacak, reçeteyi yzacak olan okuyucunun
kendisidir. Öyle ki, kimi okuyucu aradığının dilsel güzellik,
metaforlarla, imgelerle zenginleştilmiş metinler olduğunu fark
edecek, bu türden eserler veren yazarlarla dolduracaktır listesini.
Kimileri seçimini hikâyeye öncelik veren yazarlardan yana
kullanacak, kimileri ise felsefi çıkarımlar arayacaktır romanlarda.
Klasikleri neden okumak gerektiğini başkalarının cümlelerinden değil
kendi edebiyat beğenisinden çıkaracaktır.
Aslında Klasikleri Niçin Okumalı? sorusundan önce ‘neden kitap
okumalı’ sorusunu öne almamız gerekirdi; yüksek öğrenim görmenin bir
iş sahibi olmaya indirgendiği, bilginin, kuramın, estetik
tartışmaların nasıl ve nereden geldiği meçhul bir kanaate feda
edildiği, kitapların silahlarla birlikte suç delilleri olarak
sergilendiği, mafyatik dizilerin izlenme rekorları kırdığı günümüzde
bu soruya vereceğimiz yanıtların ikna gücü oldukça şüphelidir.
Klasikler üzerine bir klasik
http://kitapzamani.zaman.com.tr/?hn=1263
“Herodotos’u ve Thukydides’i baştan sona okuyanlar parmak kaldırsın.”
Italo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?’da (YKY) böyle soruyor.
Klasiklere ilişkin soruların, önerilerin en çok duyulduğu mevsimdeyiz.
Kitap dergileri, gazeteler yaz aylarında hangi kitapları okumamız
gerektiğine dair listeler yayımlıyor; anketler yapılıyor. Calvino’nun
Türkçede ilk kez yayımlanan kitabı Klasikleri Niçin Okumalı?,bütün o
önerileri, anketleri bir kenara bırakıp, hayat tempomuzla çelişen
‘klasikler’in dinginliğinde bir koltuğa gömülüp satırların arasında
kaybolma isteği uyandırıyor insanda. Yazarın ölümünden sonra Ester
Calvino tarafından yayına hazırlanan kitapta, o ünlü “Klasikleri Niçin
Okumalı?” başlıklı makale ve Calvino’nun kendi klasikleri üzerine
yazdığı denemeler yer alıyor.
***
Klasik nedir?
Calvino, asla kesin bir cevabı olmayan klasiklerin ne olduğu sorusuna
dair cevap önerileriyle başlıyor: Klasikler, genellikle, ‘okuyorum’
yerine ‘yeniden okuyorum’ ifadesini kullandığımız kitaplardır (ünlü bir
kitabı okumamış olmayı itiraf etmenin utancı). Klasikler, her okuyuşta
ilk kez okuyormuşuz duygusunu veren kitaplardır (her okuyuş, bir keşif
okuması). Klasikler, eski çağların tılsımı gibi, evrenin eşdeğerini alan
kitaplardır (Mallarme’nin öngörüsüne yaklaşıyoruz). Bir klasik eser,
onunla bağlantılı ya da ona karşıt olarak kendimizi tanımlayabildiğimiz
kitaptır (insan neyi reddettiğini bilmeli). Bir klasik, okunduğunda
öteki klasikler arasında, soykütüğünde yeri hemen fark edilen kitaptır.
Calvino’nun zekice tanımları böyle sürüp gidiyor. Gündelik işlerin
hayhuyunda soluk almaya çalışan bugünün insanı için asıl cevaplanması
gereken, bir klasiğin ne olduğu değil, güncele ilişkin yayınlar çığının
altındayken klasiklere ayıracak zamanı ve zihin rahatlığını nereden
bulacağımız sorusudur. Bir kır evine kapanıp bütün vaktini 19. yüzyıl
klasikleri okuyarak geçirme hayali pek çoğumuz için bir ütopya olmaktan
öteye geçmiyor. Calvino’nun önerisi şu: Klasikleri ‘okuyabilmek’ için
onları ‘nereden’ okuduğumuzu belirlemek gerekir. Demek ki, klasiklerden
en yüksek verim, klasik okumayla güncel yayınları izleme arasında bir
denge kurmakla elde edilebilir. Bütün bu zihin açıcı tanımlardan sonra
Calvino, kendi klasikleri arasında bir yolculuğa çıkıyor; Flaubert’den
Borges’e, Balzac’tan Pavese’ye kadar, kimine borç ödüyor, kimiyle
hesaplaşıyor, kimini de eleştirmen titizliğiyle analiz ediyor.
(Özellikle Twain ve Hemingway yazıları gözden kaçmasın.)
Klasikleri Niçin Okumalı?, her yaz birkaç klasik kitap okumaya dair
kendimize verdiğimiz sözleri yerine getirmeden önce tadılması gereken
iyi bir iştah açıcı gibi, kişinin okuma tutkusunu ateşliyor. Kitabın
zihinde bıraktığı iki temel imge var: Biri, klasik bir kitabı okumanın
imgesi ki, zamanın zalimce geçişinin bir alegorisine benziyor. Öteki,
günümüzde dünya üzerine doğrudan ve genel bir söylem taşımasını
beklediğimiz klasik bir eseri okumanın, zihinsel düzenle dünya kaosu
arasındaki çatışmaya benzeyen imgesi.
“Bizim klasiklerimiz” tartışmasına girmeden, yerellik-evrensellik
konusunu açmadan, “Yunus Emre Divanı’nı baştan sona okuyanlar parmak
kaldırsın” demeden, kimse klasikleri bir şeye ‘yaradıkları’ için
okunduğunu sanmasın diye Calvino’nun şu cümlesini alıntılıyorum:
“[Klasikleri okumak için] ileri sürülebilecek tek gerekçe, klasikleri
okumanın, klasikleri okumamaktan daha iyi olduğudur.”
‘Mutlu olmak, ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.’
Walter Benjamin
Dünya edebiyat tarihine yalnızca bir yazar olarak değil, edebiyat üzerine düşünceleriyle de damga vuran İtalya'nın "kalem sincabı" Italo Calvino'nun, hayatının değişik dönemlerinde kendisi için büyük bir önemi olmuş yazarları, şairleri, bilim adamlarını ağırladığı Klasikleri Niçin Okumalı? kitabı ilk kez Türkçede...
Öncelikle Stendhal'i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim, tarihsel gerilim, yaşam atılımı bir bütün oluşturur: Romanın çizgisel gerilimidir bu. Puşkin'i severim, çünkü berraklık, ironi ve ciddilik demektir. Hemingway'i severim, çünkü yalınlık, abartısızlık, mutluluk arzusu, hüzün demektir. Stevenson'u severim, çünkü sanki uçar. Çehov'u seve-rim, çünkü gittiğinden daha öteye gitmez. Conrad'ı severim, çünkü derin sularda seyreder ve batmaz. Tolstoy'u severim, çünkü kimi zaman "hah, şimdi anlıyorum nasıl yaptığını" duygusuna kapılırım, oysa bir şey anladığım yoktur. Manzoni'yi severim, çünkü düne kadar nefret ediyordum. /.../ Gogol'u severim, çünkü açıkça, kötülükle ve ölçüyle çarpıtır. Dostoyevski'yi severim, çünkü tutarlılıkla, öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır. Balzac'ı severim, çünkü kâhindir. Kafka'yı severim, çünkü gerçekçidir. Maupassant'ı severim, çünkü yüzeyseldir. Mansfield'i severim, çünkü zekidir. Fitzgerald'ı severim, çünkü halinden memnun değildir. Radiguet'yi severim, çünkü gençlik geri gelmez bir daha. Svevo'yu severim, çünkü yaşlanmak da gerekir...
http://webiyatturkiye.com/forum/index.php?topic=4499.0ww.ed1.
Klasikler, insanların, hiçbir zaman "Okuyorum" demedikleri,
genellikle "Yeniden okuyorum" dedikleri kitaplardır.
2. Klasikler, öyle kitaplardır ki, onları okumuş ve sevmiş olanlar
için alabildiğine değerli bir deneyim oluştururlar; ama, en çok
tadını çıkaracakları duruma geldiklerinde okuma fırsatını saklı
tutanlar için de aynı ölçüde zengin bir deneyim olarak beklerler.
3. Klasikler, hem imgelemimize unutulmaz bir biçimde yerleşerek,
hem de belleğimizin kıvrımları arasına bireysel ya da ortaklaşa
bilinçdışı kılığında gizlenerek, belirli bir etki yaratan
kitaplardır.
4. Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her yeniden okumada
veren kitaptır.
5. Klasik, ilk kez okuduğumuz zaman bile, daha önce okuduğumuz bir
şeyi yeniden okuduğumuz duygusunu veren kitaptır.
6. Klasik, okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman
tüketmemiş olan kitaptır.
7. Klasikler, bize, bizden önceki okumaların izlerini taşıyarak ve
içinden geçtikleri kültür ya da kültürlerde (ya da yalnızca diller
ve alışkılarda) bıraktıkları izleri arkalarından sürükleyerek
gelen kitaplardır.
8. Klasik, çevresinde durmadan eleştirel söylemden oluşan bir toz
bulutuna yol açan, ama her seferinde bu toz taneciklerini silkip
atan yapıttır.
9. Klasikler, ne denli kulaktan dolma bilgilerle bildiğimizi
sanırsak, gerçekten okuduğumuzda o denli özgün, umulmadık ve
yeniliklerle dolu bulduğumuz kitaplardır.
10. Klasik, giderek tüm evrenle eşdeğer bir niteliğe, eski
çağların tılsımlarıyla aynı düzeye erişen bir kitaba verilen
addır.
11. 'Sizin' klasik yazarınız, kayıtsız kalamadığınız ve onunla
ilişkiniz, dahası ona karşı çıkışınız içersinde kendinizi
tanımlamanıza yardımcı olan yazardır.
12. Klasik, öteki klasiklerden önce gelen yapıttır; ama daha önce
başka klasikleri okumuş olanlar, onun klasik yapıtların
soyağacındaki yerini hemen anlarlar.
13. Klasik, günümüzün sorunlarını, klasiklerin de onsuz edemediği
bir artalan gürültüsüne indirgeyen yapıttır.
14. Klasik, kendisiyle hiç uyuşmayan bir şimdi hüküm sürerken
bile, bir artalan gürültüsü olarak sürüp giden bir yapıttır.
Italo Calvino'nun bu yazısı, ilk kez 28 Haziran 1981'de, Roma'da
yayımlanan L'Espresso gazetesinde çıkmıştır. Celâl Üster'in
çevirdiği bu yazıyı kısaltarak yayınlanmıştır.
Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını okursunuz, sonra onu 'öğrencisi'
Franz Kafka'yla birlikte okursunuz, hatta Dostoyevski için 'en çok
etkilendiğim' yazarlardan diyen Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının
Türk işi bir Suç ve Ceza olabileceğini bile düşünürsünüz.
Dostoyevski, insanlığın en karanlık yanını anlatırken, edebiyata
yeraltının seslerini de ekler. Kafka, açıkça hamamböceklerinin
yaşadığı yeraltı dünyasından dem vurur; Atay ise iki yazardan da
aldığı derslerle yeryüzünün şenlikli sofrasından mahrum kalmışları
anlatır. Calvino da zaten Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ının
yanına Dostoyevski'nin Ecinniler'ini eklemekten bahseder; ona
göre, klasik kitap her okunduğunda üzerine eklenti yapabildiğiniz
şeydir.
|