6:27 Treni
Jean-Paul Diidierlaurent



Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

21.03.2018
 

Editörün Notu:
Kitabın karakterlerinden birçoğunu buluşturan mekân bir kâğıt geri dönüşüm fabrikası. Her gün kamyon lar dolusu kitabın yok edildiği bu yer bir şekilde karakterlerin yaşamlarını etkiliyor. Zerstor 500 adı verilen makine geri dönüştürdüğü kitapları midesinde eritirken, romanın başkarakteri diyebileceğimiz Guylain Vignolles için bir makine olmanın ötesinde anlamlar içeriyor. Guylain için o bir kitap katliamcısı ve bu nedenle o makineden ve yaptığı işten nefret ediyor. Yaşadığı vicdan azabına katlanamayınca da her gün kurtardığı kitap sayfalarını sabah akşam kullandığı banliyö treninde yüksek sesle okumaya başlıyor. Böylece belki hiç satmamış ve geri dönüşüme gelmiş bir kitabın herhangi bir sayfası okur ile buluşmuş oluyor. Guylain için bu hem vicdan azabını gidermek için bir yöntem hem de kendisini arındırdığı ritüelistik bir anlam ifade ediyor. Yaşam rutin bir şekilde devam ederken, insanlar işlerine yetişmeye çalışırken birdenbire seslice kitap okuyan kimine göre deli, kimine göre hayranlık uyandırıcı bir karakter Guylain. Yalnızlığı, kırmızı balığı, nefret ettiği işi aslında günümüz insanının temsili gibi. Emek Erez
 

 

6.27 treni fabrikanın içinden geçiyor!
https://www.gazeteduvar.com

Emek Erez
Jean-Paul Didierlaurent,
çev.Aysel Bora,

GUYLAIN VIGNOLLES’NİN ÖYKÜSÜ

Kitabın karakterlerinden birçoğunu buluşturan mekân bir kâğıt geri dönüşüm fabrikası. Her gün kamyonlar dolusu kitabın yok edildiği bu yer bir şekilde karakterlerin yaşamlarını etkiliyor. Zerstor 500 adı verilen makine geri dönüştürdüğü kitapları midesinde eritirken, romanın başkarakteri diyebileceğimiz Guylain Vignolles için bir makine olmanın ötesinde anlamlar içeriyor. Guylain için o bir kitap katliamcısı ve bu nedenle o makineden ve yaptığı işten nefret ediyor.

Yaşadığı vicdan azabına katlanamayınca da her gün kurtardığı kitap sayfalarını sabah akşam kullandığı banliyö treninde yüksek sesle okumaya başlıyor. Böylece belki hiç satmamış ve geri dönüşüme gelmiş bir kitabın herhangi bir sayfası okur ile buluşmuş oluyor. Guylain için bu hem vicdan azabını gidermek için bir yöntem hem de kendisini arındırdığı ritüelistik bir anlam ifade ediyor. Yaşam rutin bir şekilde devam ederken, insanlar işlerine yetişmeye çalışırken birdenbire seslice kitap okuyan kimine göre deli, kimine göre hayranlık uyandırıcı bir karakter Guylain. Yalnızlığı, kırmızı balığı, nefret ettiği işi aslında günümüz insanının temsili gibi.

Ayrıca, Guylain’in nefret ettiği o makinenin temsil ettiği şey böyle bir insanlık hâli olabilir. Zerstor 500 bir makine işi her gün midesine konulanları ki arada içerisinde sıkışmış fareler de dâhil olmak üzere sindirmek ve sonra Guylain’in deyişiyle “sıçmak”. Yazarın kitap boyunca bahsetmeye çalıştığı da insanın ve makinenin birbirine çok benzeyen bu döngüsü belki de. Sonuçta, düşünme ve sorgulama yetisini yitirmiş, kendisine ne verilirse onu alıp kabul eden, her gün aynı rutinin içerisinde kaybolmuş makineleşmiş bedenleri andırmıyor muyuz çoğu zaman?

HER KARAKTER AYRI ÖYKÜ

Başta da bahsetmeye çalıştığım gibi kitap öykü içerisinde öykü barındırıyor. Yan karakterlere dair sunulan anlatı açıkçası baş karakterden eksik değil. Metnin bir özelliği de bu. Didierlaurent’ın henüz öykülerini okuyamadık ancak sanırım metnin böyle bir özellik göstermesinde yazarın öykücü olarak anlatıcı yönünün etkisi var.

Zerstor 500 adlı makine kitabın en belirgin imgesi. Zira kitabın bir diğer karakteri olan Guiseppe ayağını bu makineye kaptırmış ve onları geri getirmeye çalışıyor. Nasıl derseniz ayaklarının parçalarının karıştığı tüm kitapları toplayarak. Bu trajik öyküde ise makine otoriteyi simgeliyor bana kalırsa. Her gün yaşamımızın bir parçasını koparan otoriteleri. Belki de bu nedenle Guiseppe, Zerstor 500’e duyduğu kini; “soykırım bunun yaptığı” diye ifade ediyor.

Didierlaurent anlatısında aşkı da ihmal etmemiş. Başka bir karakter üzerinden yine çok ilginç bir hikâye ile anlatıyor bu duyguyu. Söylediğimiz gibi her karakter öyküsü devamı yazılsa yeni bir roman olurmuş hissi bırakıyor. Ve bu da kitabı okurken kafanızda sonlar yazmanıza sebep olan keyifli bir okumaya sebep oluyor.

YALNIZLIK, SIKINTI VE TEK DÜZELİK

Kitap boyunca karakterlerin peşine takılıp gidiyorsunuz neredeyse hiç aksamayan bir anlatı. Art arda gelen olaylar dizisinin içerisinde kayboluyorsunuz. Anlatmaya çalışılan için hiç zorlu yollara girilmemiş, onca olay belli bir doğallık içerisinde akıp gidiyor. Kitabın hâkim duygusu sıkıntı ve yalnızlık. Bu duygulardan ne karakterler kurtulabiliyor ne okur. Kitap bittikten sonra da devam ediyor bıraktığı his. Kitabın zamanı şimdiye sabitlenmiş gibi karakterlerin geçmişi hakkında bilgi neredeyse yok, geleceğe dair bir beklentiden de çok söz edilemez. Bana kalırsa Didierlaurent bahsettiğimiz tekdüzeliği ve bunun sıkıntısı içerisinde kaybolmuşluğu vurgulamak için geçmişi ve geleceği çok öne çıkarmamış. Çünkü karakterler üzerine düşündüğünüzde sanki yaşamları boyunca her şey her zaman metinde anlatıldığı gibiymiş gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

İMGELER YENİ BİR METNE ÇAĞIRABİLİYOR

Didierlaurent’ın ‘6.27 Treni’ adlı kitabı trenlerle karşılaşmayı beklerken, uzunca yaşamımda olacak karakterle ve iyi bir anlatıcıyla tanışmamı sağladı. Ayrıca imgelerin belleğimizde edindiği yer okuma deneyiminin de bir parçası diye düşündürdü. Hatırlayan bir varlık olarak insan, kafasında yer etmiş anlatıları başka bir yazarın anlatısına ulaşma yolu olarak kullanabiliyor. Sanırım bir metni önemli kılan yanlardan birisi de bu, geçmişin bir ânında okunanın şimdide karşılaştığımız bir imgeyle bizi yeni bir okuma deneyimine çağırması. Yoksa Oğuz Atay’ın seyyar hikâye satıcılarını hatırlarken, Guylin’in bir tren vagonunda ölmelerine razı gelmediği kitaplardan parçalar okumasını benzeştirmeyi ve bu duygu durumunu ortaklaştırmayı nasıl başarabilirdim.

 

Hiç kimsenin” sesinden bir kitabı dinlemek gibi 6.27 Treni"

Beyza Karakaya

https://www.yenisafak.com

Binlerce kitap “Şey”in işkembesinde kayboldu… Daha birkaç dakika önce hangarın zemininde yatan kitaplardan geriye tek bir iz kalmadı. …Bu kaba kağıt hamuru yakın bir gelecekte başka kitapların basımında kullanılacak, bunların belli bir kısmı da yeniden buraya Zerstor 500’ün dişlerinin arasına geri dönmekte gecikmeyecekti.

6.27 TreninJean-Paul DidierlaurentnCan Yayınların2017 n133 sayfa Guylain, bu nefret ettiği makineden intikamını almak ve bu sonsuz kere sonsuz devam edecek geri dönüşüm sürecine kendi çapında başkaldırmak ve bir nebze de olsun vicdanını rahatlatmak için, temizlemek için girdiği makinenin içinden imha edemediği, birbirinden bağımsız kitap sayfalarını yasak olduğu halde alıyor ve evde kurutuyordu. Her sabah, fabrikaya giderken bindiği 6.27 treninde Guylain, bu birbirinden bağımsız kitap sayfalarını kompartımanda bulunan yolcular için okuyordu. Kimi zaman bir yemek tarifi, kimi zaman bilimkurgu kitabı, kimi zaman bir roman olan ve çoğunluğunda kitap ve yazar isminin bulunmadığı bu birbirinden bağımsız kitap sayfalarını okuyan Guylain, 20 dakika süren bu yolculukta, yolcuları günlerin tekdüzeliğinden kurtaran bir nefesti. Hayatında, çalıştığı fabrikadan iki dostu, tüm mahrem sırlarını anlattığı küçük kırmızı balığı dışında bir renk olmayan Guylain için de trende kitap okuduğu anlar, kendisini daha önemli hissettiği, hayatını çekilir kılan anlardı.

İki imhacının hikayesi

Guylain’in fabrikanın bekçisi olan ve yalnızca aleksandrin hece vezniyle kurduğu cümlelerle konuşan Yvon Grimbert ve daha önce Zerstor 500’ü kullanırken, arızalanması sonucu iki bacağını da makinenin yediği Guiseppe dışında bir arkadaşı yoktu. Guiseppe, bacaklarını kaybettikten sonra onlara yeniden kavuşacağı günü bekleyen yaşlı ve alkolik bir adamdı. Tek isteği, bacaklarından parçaları taşıdığına inandığı imha edilen kitapların kağıtlarından yeniden kitap olan Eski Zaman Bahçeleri ve Sebze Bostanları kitabının tüm baskısına sahip olmaktı. Böylece bacaklarına yeniden kavuşmuş olacağına inanıyordu. Guylain, Guiseppe’nin hayata tutunmasını sağlayan bu yegane hayaline kavuşması için ona yardım ediyordu.

Bir gün, Guylain 6.27 Treni’nde okuduğu sayfaların bir karşılık bulduğunu öğrendi. İki yaşlı kız kardeş ona ve yaptığı işe hayranlık duyuyorlardı. Onu kaldıkları huzurevinde kendileri gibi yaşlı insanlara, her zamanki yaptığı gibi birbirinden bağımsız sayfaları okuması için davet ettiler. Her Cumartesi bu isteği yerine getiren Guylain, bu yaşlı insanların sonu ve başı olmayan bu hikayelerden ne kadar etkilendiklerine, hayatlarına nasıl bir renk kattığına şahit oldu. Fakat Guylain’in hayatı ancak trende oturduğu koltukta bulduğu USB ile değişecekti…

Guylain’in bulduğu USB’de, bir AVM’nin tuvaletini temizleyen Julie isimli bir genç kıza ait günlük bulunuyordu. Guylain başta sahibini bulup teslim etmek istese de, zamanla Julie’nin kelimelerine, hikayesine, tuvalette yaptığı sosyolojiye, ilişkilere dair tespitlerine, halasının sözlerinden inşa ettiği mottoya aşık oldu. Artık Şeyden bulduğu sayfaları değil Julie’nin günlüğünü okuyordu trende ve huzurevinde.

Julie, hiç kimsenin onu fark etmediği, hayatını geçirdiği 14717 fayans arasında tekdüzeliği yalnız yazdığı kelimelerle kırıyordu.

Guylain Guiseppe’nin de yardımıyla, uzun uğraşlar neticesinde Julie’ye buldu.

6.27 Treni, biri insanların ürettiği kelimeleri imha eden, diğeri insanların ürettiği pisliği temizleyen yani bir nevi pisliği imha eden ve buradan yeni kelimeler üreten Julie ve Guylain’ın hikayesi…

Sayfa sayfa, parça parça okumak…

6.27 Treni, “ötekinin”, silik olanın özne olduğu bir dünyanın hikayesi…

Bir alışveriş merkezinin tuvaletini temizleyen, hem kendi hayatını hem de buradaki gözlemlerini tuvalet sosyolojisi yaptığı günlüğüne yazan Julie ile geri dönüşüm fabrikasında çalışan, kendini unutturmak için yaşayan, var olduğunu yalnız kağıt imha makinesinden çaldığı sayfaları okuyarak hisseden Guylain’in birer silik siluet olmaktan kurtulup, başkalarının hayatını katlanabilir kılan özneye dönüşmelerinin hikayesi…

Diderlaurent bu benzersiz romanında, aynı zamanda kitapların hikayesine tersine bir pencere açıyor… Pek çok kitapta aşina olduğumuz, kitapların inşa edilme sürecini değil de imha edilme sürecini anlatan Diderlaurent, 6.27 Treni’nin alt metniyle yayın “piyasası”na da sağlam eleştiriler yöneltiyor. Bir diğerine yer açmak için, imha edilen ve aslında bir diğeri olan kitapların hikayesi dimağımızda Guylain’in “Şey”e duyduğu tiksintinin benzerini bırakıyor. Fakat Diderlaurent, kitapların bir bütün olarak değil, sayfa sayfa, parça parça da olsa bir dünyanın kapılarını aralayabileceğini, kelimelerin bütünden ayrı olarak bir gücü olabileceğini de gösteriyor.

6.27 Treni, kelimelerin dünyasına açılan bir kapı niteliğinde…