Animal Triste sayfası-  başlık

 
Animal Triste - Monica Maron

     ANASAYFA TÜMÜ ROMAN ÖYKÜ DENEME FELSEFE ŞİİR TİYATRO BİYOGRAFİ 14.11.2018


 Editörün Notu:   (Animal= hayvan) (Triste - Hüzünlü) Bunca canlının gelip geçtiği tarih sahnesinde insan, hüzünlü bir hayvandan başka bir şey değildir"Ben yavaş yavaş ölüp gitmek için yaratılmış değildim. Şimdi yüz yaşındayım ve halâ yaşıyorum. Belki de doksanındayımdır.... yok herhalde yüz yaşımdayımdır..." diye başlıyor kitap.  Adını bilmediğimiz bir müze bekçisi olan ana karakter çok ileri yaşına rağmen geçmişte sevgilisi ile yaşadığı aşkı ve sevişme sahnelerini ayrıntılarıyla, defalarca ve saplantılı bir şekilde, tekrarlayarak yeniden yeniden yaşar.  Evli bir adam olan Franz'a duyduğu sağlantılı aşk, kaçamadığı, kurtulamadığı bir kader haline gelir.

 

Monika Maron’un Animal Triste’si

KitapEki 
AYNUR KULAK -17 MART 2017

Animal Triste yaşamla ölüm, aşk arzusuyla ölüm korkusu arasında gidip gelen etkili bir hikaye

Bu hikaye; böyle bir anlatım, dil, duyguları ifade ediş hali Avrupa kültüründen çıktığı için mi, kitabın başından sonuna mesafeyi bir türlü kapatamadım? Fakat bütün bunlara rağmen kitaptan çok etkilendim. Fazlasıyla hatta. Olabilir mi böyle bir şey? Hadi yazayım; başlı başına hikayenin kendisi, anlatım dili, okuyucuyla kurduğu bağ düşünüldüğünde son derece soğuk ve albenisiz olan bu kitaptan niye bu kadar etkilendim? Henüz uzun hikayemi, kısa roman mı buna da karar veremedim.

Fakat bu 157 sayfalık kitap bir buçuk gün içerinde bir kere baştan sona olmak suretiyle, ikinci kez altı çizili yerler tekrar okundu bile. Hala devam ediyorsa bu kitapla olan yolculuğumda bir şey var demektir ve ben bu kitapla ilgili bu yazıyı illaki kitapla bir bağ kurmak istediğimden değil; bu soğuk mesafesini ve albenisizliğinin bende bıraktığı duygularının sürmesini istediğim için yazacağım aslında.

Yani akıl ve duygu işi değil hayvan iç güdüsü gibi Monika Maron’un Animal Triste’si okumuş olmak.

“Aslında bugün bile bilmiyorum, benim yaşamım sıvasız kerpiç bir ev gibi sağanak yağmurla süpürülüp giderken neden Franz’ın yaşamında her şeyin olduğu gibi kalabildiğini. Yaşamımı zaman zaman planlarla veya çıplak ellerimle korumaya çalışsam da ne yaparsam yapayım onu kurtaramamıştım. Bunun Ulm' lu olduğu için Franz’ı değil yalnızca beni etkileyen zamanın değişimiyle de bir ilgisi olmalı. Franz olmasaydı da yaşamımda çok az şey değişmeden kalırdı.”

Romanın kahramanı adsız. Yüz veya doksan yaşında, kendisi de pek emin değil. Romanın ismen tanıdığımız kişisi Franz çoktan terk etmiş olsa da adsız ve yaşlı anlatıcımızı kurgu taşları Franz üzerinden örülmekte. Yitirilmiş ve yüceltilmiş binlerce aşk hikayesi gibi Animal Triste de belli başlı klişeleri anlatımında barındırmıyor değil fakat hikayenin albenisiz tarafını oluşturan bu unsurlar romanı etkili bir hale getiriyor. Çünkü kahramanımız belki doksan belki de yüz yaşında.

Bu tür romanlarda genelde orta yaş kadınlar söz konusu olduğundan bu kadar yaşlı bir kadının hala yitirmiş olduğu aşkı ardından arzuyla bahsetmesi; yine bu yaşta bir kadının artık sonu iyice belirginleşmiş yalnızlaşmasıyla belleğinin sakladıkları ve sildikleri arasında yol alma çabası romanı parlatan en önemli unsurların başında geliyor. Terk eden sevgilinin yitirilen aşkı, bu kadar yaşlı olmanın da yarattığı nafilelik artık yakmaz olmuştur adsız kahramanımızın canını.

“Onu beklemiştim. Haftalarca evden ayrılmaya cesaret edememiştim; tam da o saatte geri gelir de, evde olmadığım için bir daha hiç gelememek üzere gider diye korktuğumdan; geceleri telefonu yastığımın yanına koyuyordum. Onu beklediğim sürece sadece onu düşünüyordum. Her karşılaşmayı bana söylediği her sözü geceleyin birbirimize sarılmalarımızı tekrar tekrar canlandırdım. Sevgilimin bana o kadar yakın olduğunu düşünebiliyordum ki; saatlerce bizzat buradaymış gibi mutlu olabiliyordum.”

Bu basit dil, bu basit anlatım yaşlı birinden çıktığında aşkın ve arzunun en saf haline bürünmekte. Hikaye bu derece albenisiz durmasına rağmen tutkusunu buradan almakta. Bu anlamda ne kadar basit olursa olsun anlatım sırasında seçilen her kelime kendi değerini okuyucunun dimağına bir güzel yerleştirmekte.

Hikayeyi bu denli yaşlı bir karakter anlatınca hafızamızın kişiliğimiz üzerinde oynadığı rol daha da belirgin olarak ortaya çıkıyor. Aklımızın üzerini tamamen örttüğü hayvansı tarafımız tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla yanımızda beliriveriyor. Ve Monika Maron çok iyi bildiğimiz bir hikayeyi yaşam tarafında zamanı tükenme noktasına gelmiş bir kadının yitirilmiş aşkı üzerinden anlatıyor ki; roman bittikten sonra dahi okuyanı takip etme sebebi tam da bu. Animal Triste yaşamla ölüm, aşk arzusuyla ölüm korkusu arasında gidip gelen etkili bir hikaye.


 
Animal Triste: Aşkın ve unutuşun kitabı

MELTEM GÜRLE 16.05.2010

https://www.birgun.net

Alef Yayınları, geçenlerde “Avrupa Edebiyatı Türkiye’de – Türkiye Edebiyatı Avrupa’da” adlı kültür projesi kapsamında İstanbul’a gelen Alman yazar Monika Maron’un ‘Animal Triste’ adlı kitabını yayınladı.

Hayatının büyük bir kısmını Doğu Berlin’de geçiren Monika Maron, bu romanında duvarın yıkılmasıyla birlikte yaşanan değişimleri kişisel bir öykünün parçası haline getirerek anlatıyor. Diğer romanlarında olduğu gibi, bu hikayede de duvarın öte tarafından gelmenin neden olduğu kimlikmeselelerine kafa yoruyor.

Ancak, yer yer eleştirel bir ton tutturarak ironi ve yergiye başvursa da, Maron’un bu kitaptaki üslubunu şiirsel bir anlatımın belirlediğini söylemek lazım. ‘Animal Triste,’ dokunaklı bir aşk hikayesi. Sadece aşkın değil, o aşkla beraber gelen unutuşun da hikayesi aslında

“Yaşamımda unutulmayı hak etmemiş olan çok fazla şey yoktu ve benim için korunmaya değer haliyle oldukça kısa bir ömür olmuştu,” diyerek başlıyor anlatıcı. Orta yaşa gelmiş bir kadınken, kendisini ‘gecikmiş bir gençlik aşkı’nın içinde bulduğunu öğreniyoruz. Sevgilisi Batı’dan geliyor. Kendisi ise hep Berlin’de, duvarın arkasında kalan tarafta yaşamış. Duvarın yıkılmasından sonra başlayan yeni hayata alışmaya çalışırken, bir yandan da bu aşkın etkisiyle sarsılıyor. Öykü açıldıkça, bunamaya yüz tutmuş bu kadının bütün hayatını aşkının üzerinden yeniden kurguladığına şahit oluyoruz. Sevgilisi Franz dışında her şey önemsizleşiyor. Hayatındaki diğer şeyleri ancak onunla ilişkilendirdiği ölçüde hatırlıyor. Kocasını, kızını ve daha önceki yaşamına dair detayları anımsamakta zorlanıyor. Bunu yadırgamıyoruz. Çünkü bizi aşktan başka hatırlanacak bir şey olmadığına ikna ediyor. Romanın başlarında bir yerde, ölümle yüzyüze geldiği bir anı anlatırken, şöyle diyor mesela: “O akşam gerçekten ölmüş olsaydım, hayatta neyi kaçırmış olacaktım? Hayatta aşktan başka bir şey kaçırılmış olamaz.”

Fakat kaçırmayıp yakaladığı bu aşk, onu zaman-dışı bir gerçekliğe hapsediyor. Hayatı tek bir anın sonsuz tekrarlarından oluşuyor. Sevgisinin nesnesini kaybetmiş olsa bile, sevginin kendisine tutunan ve yaşamının geri kalanını onun yarattığı mutlulukta ve acıda geçirmeye karar vermiş biri o. Unutuşu seçmesi de bundan. Her şeyin bittiğine inanmak istemiyor çünkü.

Mümkün olanı gerçekleşmiş olandan ayırmak zor geliyor bana. Yıllar boyunca mümkün olan her şeyi gerçekleşmiş olan her şeyle karıştırdım ve birleştirdim, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, gelecektekini hiç unutulmamış olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla, ama yine hep aynı hikaye kaldı geriye. Son çok açıktır ve her şeyi belirler. Son düzeltilemez. Bu yüzden unuttum onu.”

Bu açıdan ilginç bir roman ‘Animal Triste.’ Adını Latince bir deyimden almış: Omne animal triste post coitum (Her hayvan cinsel birleşme sonrası hüzünlüdür). Bu bana uzun zaman önce okuduğum bir Ezra Pound şiirini hatırlatıyor. ‘Irmak tacirinin karısı: Bir mektup” adlı şiirde Pound, kıvrılan ırmağın burgaçlarına dalıp giden kocasının ardından ağıt yakan kadına şunları söyletir:

“Ve beş ay olmuş sen gideli.
Başımın üstünde hüzünlü sesler çıkarıyor maymunlar.”

Bu romandaki anlatıcının sesi de, yer yer yaralı hayvanların çığlıklarını hatırlatıyor. Kimi zaman -- mesela duvar yıkıldıktan sonra Berlin’deki yeni hayatı anlatırken -- mesafeli bir ton tuttursa da, çoğu kez tamamen şirazesinden çıkıyor, hep aynı ismin çağrıldığı bir duaya dönüşüyor. Roman açıldıkça yoğunlaşan bu dil, giderek keskinleşiyor ve aşkın yıkıcı gücünün ifadesi haline geliyor.

‘Animal Triste,’ aşkın ehlileştirilemez bir şey olduğunu hatırlatıyor bize. Onun inançla, güvenle ve diğer sevme biçimleriyle bir ilgisi yok. Hiç bir sosyal tarafı yok. Hiç bir anlaşılır yanı yok. Kitabın başkişisi gibi yazar da, aşkın içimizdeki “son tabiat kalıntısı” olduğunu savunuyor. Toplumsal düzen ise, sadece bunu evcilleştirmek ve makul kılabilmek icat edilmiş bir mekanizma olarak karşımıza çıkıyor.

Monica Maron, duygularından ve cinselliğinden korkmayan bir yazar. Tamamen kendine has bir dil tutturmuş ve kadınca bir meseleyi kadınca bir yerden anlatıyor. ‘Animal Triste’ bunun için okunmaya değer.