Önsöz,
s. 11-14
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=12182&BID=2002
Yıllar önce okuduğunuz bir öykünün anısını sizde yıllar yılı
saklayan iz nedir? Dönüp bakıldığında bu iz nereye kadar
sürülebilir, deriştirilebilir? Özellikle çocukluğumuzda,
yeniyetmeliğimizde, ilkgençliğimizde okuduklarımızın izi, niye
diğerlerinden daha derindir ve okuduklarımız niye daha keskin
çizgiler, daha berrak imgelerle saklı kalır, hatırlanır?
Bazen okuduğunuz bir öykü sizi birkaç yaş birden büyütür.
Çoğu kez edebiyat, hayattan daha çabuk büyütür. Yaşama ilişkin
birçok şeyi, kendi deneyimlemenize gerek kalmadan edebiyat
yoluyla öğrenirsiniz. Önünüzdeki yılların deneyimlenmiş,
canlandırılmış, sonuçlandırılmış haliyle sizi, hayattan daha
önce bilgilendirir, donatır; dünyaya ve geleceğinize hazırlar.
Bakışlarımızı, sezgilerimizi, içgüdülerimizi, duygularımızı,
düşüncelerimizi biler, geliştirir, olgunlaştırır. Bizi yalnızca
dış dünyaya ve hayata ilişkin bilgilerle değil, aynı zamanda
kendi içimizle, kendi duygularımızla da tanıştırır. Edebiyat
aynı zamanda bir büyüme sanatıdır; bizi, biz yapar. İleriki
yıllarda da her yaşın büyümelerini, algılamalarını,
kavramalarını, edebiyat üzerinden izlemeyi, kavramayı
sürdürürüz. Edebiyat aynı zamanda bir zamanlar okuduğumuzda
kavramadıklarımızı sonradan anlamaktır.
Büyümenin Türkçe Tarihi, bu düşüncelerden yola çıkarak bu
izlek çevresinde tasarlanıp oluşturulmuş bir "seçki-deneme"
kitabıdır. Aynı zamanda Türkçe edebiyatın verimlerinden belli
bir izlek çevresinde seçerek oluşturmayı amaçladığım bundan
sonraki seçki kitaplarının da –tasarlanmada değilse de,
yayımlanmada– ilkidir.
Genel anlamıyla bir "seçki" kitabı olmakla birlikte,
kararlaştırılmış bir izlek bağlamında çatılmış olmanın ve
katılan yazarların kişisel tercihleri esasına dayanmanın
öznelliğe pay tanıyan bu yanıyla, belli bir dönemi konu edinen;
akademik kaygı ya da –görece de olsa– nesnellik iddiası taşıyan
seçkilerden ayrılır.
Bu kitabın konukları olan on iki yazar, bu kitap için
özel olarak yazdıkları denemelerde kendilerini büyüten
hikâyeleri, bu hikâyelerle kurdukları kendi büyüme ve kavrama
serüvenlerini anlatıyorlar. "Aşk"tan "merhamet"e, "vicdan
sızısı"ndan "bağışlama"-
ya dek bu hikâyeler yoluyla bir bilinç ışımasına
uğrayarak keşfettikleri duygulardan, insanlık hallerinden,
edebiyatın kendilerinde değiştirdiklerinden; edebiyat yoluyla
alımlayıp kavradıkları yaşama ilişkin ilk bilgilenme anlarından
söz ediyorlar. Böylelikle biz okuyanlarda da nice çakımlar,
çağrışımlar uyandırıyor; bizi kendi büyümemizin, kendi
okumalarımızın tarihine çağırıyorlar. Bu kitabın çatılmasında
katkısı bulunan yazarlara bir kez de burada teşekkür etmek
isterim.
Bir edebiyat türü olarak hikâye, aynı zamanda bir
"aydınlanma anları" sanatı değil midir? Çoğu hikâye, etki gücünü
ışığa çıkardığı bu anların aydınlığından alır ve bu özelliği
nedeniyle "hikâye"nin diğer anlatı türlerine göre, "büyümenin"
kendi içimizde eşik atlama anlamına gelebilecek yanıyla daha
doğrudan ilişki kurabilme gücüne sahip olduğu da söylenebilir.
Geçmiş zamanlarda, içimizi olgunlaştırma payı bakımından
masalların gördüğü işlevle, "asri zamanlar"da hikâyenin etki
gücü arasında bu çeşit bir bağlantı ilişkisi kurulabilir. Bu
nedenle, çatısını yapılandıran temel izleği gereği bu kitap,
diğer anlatı türlerini dışarıda bırakarak, yalnızca hikâye okuma
deneyimlerimizi konu edinmiştir.
Türkçe hikâyenin geçmişi çocuktan, çocukluktan yana hayli
zengindir. Bu olgunun olumsuz anlamda "çocuk kalmış, büyümemiş"
bir toplum olduğumuzla da bir ilişkisi olduğundan söz
edilebilirse de burada konumuz bu değil. Çocuk ve çocukluk,
hemen her toplumun "yumuşak karnı" olduğu, bu nedenle insanların
daha kolay ilişki kurabildiği bir "empati alanı" yarattığı için,
tiyatronun dışındaki sanatsal anlatı disiplinlerinin hemen
hepsinde bu konuda verilmiş sayısız örneğe rastlanır. Gerek
dünyada, gerek Türkiye'de tiyatro oyunculuğunun artistik
güçlükleri, oyun yazarlarını çocuk kahramanlar yaratmaktan uzak
tutmuştur. Aynı biçimde destanlar da erişkin kahramanlara gerek
duyduğu için, çocukluk onlarda çok çabuk geçilen bir dönem
olarak yer alır.
Hikâye edebiyatı geleneğimizde ilk ağızda sayılabilecek
Ahmet Mithat, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Rahmi'nin çocuk
kahramanlı hikâyeleri, Ömer Seyfettin hikâyeciliğinde
sorunsallaştırılmış olarak doruğunu bulur. Bütün bu hikâyelerde
anlatılan birçok durum ve olay, çocuklar üzerinden, onların
varlığının uyandıracağı merhamet, acıma ve şefkat duygusu
zemininden aktarılmaya çalışılır. Sonraki yıllarda da özellikle
toplumcu ve gerçekçi kaygılar taşıyan edebiyatın, toplumsal
eşitsizlikleri, haksızlıkları, adaletsizliği anlatma ve
aktarmada, çoğu kez çocuk kahramanların savunmasızlığına,
zayıflığına, çaresizliğine yaslandığı; okurda bu yolla dikkat ve
"hassasiyet" uyandırmaya çalıştığı sıkça görülür. Bu konuda
yalnızca Sait Faik, Orhan Kemal, Sabahattin Ali'nin ve birer
hikâye kitapları olmasına karşın Yaşar Kemal ile Kemal Tahir'in
yazdıklarını şöyle bir hatırlamak bile yeterlidir. Nitekim
elinizdeki kitapta, yazarların seçimleri arasında iki Sait Faik,
iki Sabahattin Ali öyküsünün birden yer almış olması, bu durumun
kaçınılmazlığının bir işaretidir.
Bir kitap ne zaman biter? Yalnızca "yazılan" değil,
"yapılan" kitapların da temel sorunlarından biridir bu. Böylesi
zengin ve kıvamlı bir malzeme çevresinde gezinen bir kitabı
oluştururken seçim yapmakta, malzemeye doymakta ve bitirmekte
hayli zorlandığımı söylemeliyim. Hem, adında "büyüme" sözü geçen
bir kitap nasıl kolayca tamamlanıp kapatılabilir ki? Büyümek
gibi bitmeyen bir süreç nasıl kolayına noktalanabilir ki?
Bizimkisi yalnızca on iki adım olsun.
Sözü fazla uzatmadan kitabın kapısını açıyor, gerisini
konuklara, yazarlara olduğu kadar okurlara da bırakıyorum.
Temmuz 2007
Gonca
Özmen, “Büyümenin Türkçe halleri”, Kitap Zamanı, 1 Ekim 2007
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=12244&BID=2002
Metis Yayınları, Murathan Mungan tarafından hazırlanan,
Çocuklar ve Büyükleri,
Ressamın Sözleşmesi,
Kadınlığın 21 Hikâyesi,
Erkeklerin Hikâyeleri,
Yabancı Hayvanlar gibi; –çoğu– çağdaş dünya
yazarlarının öykülerinden oluşturulmuş özenli seçkilerine bir
yenisini ekledi: Büyümenin Türkçe Tarihi. Yeni seçkinin
diğerlerinden iki önemli farkı var: Birincisi, Refik Halit
Karay, Sait Faik, Orhan Kemal, Ömer Seyfettin, İlhan Tarus,
Sabahattin Ali, Vüs’at O.Bener, Osman Şahin, Cihat Burak ve Oğuz
Atay’dan Türkçe öykünün on iki yetkin örneğine yer vermesi;
ikincisi, her öykü üzerine, özel olarak bu kitap için Füsun
Akatlı, Cemil Kavukçu, Ayfer Tunç, Fatih Özgüven, Sema Kaygusuz,
Necati Güngör, Sırma Köksal, Hasan Ali Toptaş, Selim İleri,
Faruk Duman, Jaklin Çelik ve Nurdan Gürbilek tarafından yazılmış
denemeleri de içermesi. Böylece, aynı kitap, iki seçkiden
oluşuyor ve iki farklı yazınsal türü birlikte okuyabilme
olanağı, ikili bir okuma tadı sunuyor okuruna.
Bu arada, yine Mungan’ca hazırlanmış aralarında Orwell,
Ionesco, Barthes, Cannetti, M.Duras’nın bulunduğu on yazarın
“yazmak”la ilgili yazılarından/konuşmalarından ve “Niçin
yazıyorsunuz?” sorusuna verdikleri yanıtlardan/açıklama
metinlerinden oluşmuş,
Yazıhane adlı farklı bir seçkinin de aynı yayınlar
arasında yer aldığını belirtmek isterim.
Murathan’ın yazdıkları, hazırladığı seçkiler; onun
üretkenliğini, birikimini, ince yazınsal/estetik beğenisini
ortaya koyuyor. Seçki hazırlama dürtüsü/çabası; onun, yazdıkları
kadar, okuyup beğendiklerini, etkilendiklerini de okuyucularıyla
paylaşma isteğini gösteriyor bir bakıma. Ayrıca, Büyümenin
Türkçe Tarihinin Önsöz’ünden, Mungan’ın başka izlekler
odağında yeni seçkiler oluşturmayı amaçladığını da öğreniyor ve
merakla bekliyoruz.
Çocuklukta iz bırakan öyküler
Deneme yazarlarının, temel izlek olan “büyüme”den hareketle,
okuyup değerlendirdikleri öyküler ve kendi büyüme süreçlerine,
algılama, kavrama, duygusal/düşünsel iç dünyalarındaki
gelişim/değişimlere yaptıkları göndermeler; Büyümenin Türkçe
Tarihi’ni ilginç hale getirmesinin yanı sıra yarattığı
çağrışımlarla, bende olduğu gibi, başka okurları da kendi
yaşamlarına, okuma ve büyüme serüvenlerine dayalı anılara giden
içsel yolculuklara çıkarmıştır sanırım. Böylece, Büyümenin
Türkçe Tarihi, akıp giden ve bizi sürükleyen yaşam nehrinin
içinden, kısa bir an için de olsa, zaman zaman kıyıya çıkıp ona
dışarıdan, başka bir gözle, yeniden bakmamıza yardımcı oluyor.
Öykülerin çoğu, denemeleri yazanlarca, çocukluk ya da
ilkgençliklerinde, dış etkilere en açık dönemlerinde okunmuş;
dolayısıyla okuyanlarda yarattıkları duygulanım, bıraktıkları
izler o derece güçlü/derin/kalıcı olmuş. Denemeler, Mungan’ın,
“Yazarlar birbirlerinin sözüne muhtaçtır,” savını
doğrularcasına, öykülerden alıntılarla geliştirilmiş,
güçlendirilmiş; öykülere yeni açılımlar getirilerek, okuyanların
bir anlamda bitmeyecek bir süreç de diyebileceğimiz büyümelerine
(yaşları ne olursa olsun) katkıda bulunulmuştur.
Fiziksel büyümenin belirli bir yaşta tamamlanmasına
karşın, içsel gelişim/değişim anlamında büyüme; yaşantı, deneyim
ve okumalara bağlı olarak devam etmektedir. Eğer edebiyat,
okumak ve kitap vazgeçilmezleri arasına girmişse; bireyin,
duygusal/düşünsel/estetik yönden büyüme ve gelişimini besleyen
ve bazen yaşamdan daha etkili, daha önemli etkenler olurlar ki
bazı yazarlarca önemle vurgulanmıştır bu durum. Hemen hemen
hepsi dünyayı, insanı ve yaşamı tanımanın yolunun edebiyattan,
okumaktan geçtiğine dikkatimizi çekmişlerdir. Örneğin, Mungan,
“Çoğu kez edebiyat, hayattan daha çabuk büyütür. Yaşama ilişkin
birçok şeyi, kendi deneyimlerinize gerek kalmadan edebiyat
yoluyla öğrenirsiniz.” demektedir. Füsun Akatlı da aynı
paralelde düşünür: “İnsanın ve insanlığın hallerini öğrenerek
büyürken, yıllar yılı, bu ‘haller’in ancak okuduklarımızdan
öğrenilebileceğini düşündüm.” der. Sürdürelim. Sırma Köksal’ın
“Okuduklarımla büyüdüm,”; Ayfer Tunç’un “Merhameti yaşayarak
değil, okuyarak öğrendim,” sözleri; gerçek yazınsal yapıtları
kendini vererek, kavrayarak, içselleştirerek okuyan biri için;
edebiyatın yaşamındaki etki alanının genişliğini, edebiyatla
yaşamın etkileşiminin sınırlarını belirlemenin güçlüğünü
belirtiyor.
Öykülerden öğrenilenler
Gelelim öykülere… Kitabın ilk öyküsü olan R.Halit Karay’ın
“Eskici”sini yedi-sekiz yaşlarında okuyan, duygusal yönden
altüst olan F.Akatlı’nın yıllar sonra anımsadığı “boğazı(n)da
bir yumru, genzi(n)de bir yanma…”dır. Aynı şekilde, bir
beslemenin öyküsü olan, Vüs’at O.Bener’in “Havva’’sını yaklaşık
sekiz-dokuz yaşlarında okuyan S. Köksal’da, ondan geriye kalan
“boğazı(n)a takılıp kalmış bir düğüm”dür ve aklına gelince hâlâ
“içi(n)de bir yerler acır.” Bu öyküde olsun, Ö. Seyfettin’in
“Kaşağı”sında olsun, kötü karakterlerin iyiye dönme yönünde bir
değişim geçirdiklerini de görürüz. O. Kemal’in “Çikolata’’sıyla
ilgili “Merhamet” isimli denemesinde belirttiği gibi; öykü, A.
Tunç’a “yoksulluğu değil, merhameti ve onuru derin bir iç
sızısıyla” öğretmiştir. N. Güngör, “bazı hikâyeleri kurşun gibi
değiyordu insanın yüreğine” dediği S. Ali’nin “Ayran” öyküsü
içinse şunları yazar: “Okuyup bitirdiğinizde, çevrenize
bakışınız değişiyordu. Dünyayı farklı algılamaya başlıyordunuz.
İçinizde duyacağınız acı yaşınızı büyütüyordu, evet.” S.
Kaygusuz için, İ. Tarus’un “Bir Kasabanın Ruhu” öyküsü,
çocukluğundaki “aydınlanmanın tetikçisi” olmuştur. S. Faik’in
“Bir Bahçe’’sinde, öykü kahramanı anlatıcının, belki de yazarın,
otel odasında, “Yanımda birisi olsaydı ağlayacak kadar mesut
olurdum,” sözü, okuyanı da oldukça duygulandıracak; eğer,
fiziksel ve duygusal bir yalnızlık içindeyse bu etki daha da
artacaktır. Kitabın en ilginç/etkileyici öykülerinden biri de
çarpıcı dili ve anlattığı etkileyici olayla Osman Şahin’in
“Beyaz Öküz’’üdür. Hasan Ali Toptaş’ın, onun üzerine yazdığı,
öyküde geçen “Seni İçime Manzara Yapmışam” sözünün başlık
yapıldığı denemede; aşk, vicdan, masumiyet, haklılık ve
haksızlık sorgulanıyor. Örneğin, aşkın anlamlılığı/anlamsızlığı
üzerinde düşünen Toptaş, yanında çalıştırdığı ırgatın karısını
seven ve bu nedenle öldürülen ağayı “çaresiz” ve “masum”
görüyor.
Büyümenin Türkçe Tarihi, büyümenin, gelişim ve
değişimin psiko-sosyal ve ahlâksal boyutunda; dünyayı, yaşamı,
kendimizi ve diğer insanları anlayıp tanımada; çocukta/gençte,
merhamet/acıma/pişmanlık/vicdan azabı/doğruluk gibi bireyi
toplumsallaştıran, insanı insan yapan duyguların/değerlerin
oluşup yerleşmesinde edebiyatın, okumanın, öykünün rolünü
gösteren; içimize işleyen, betimlerken zihnimizde sorular
oluşturan, sorgulayan klasik değerde öykülerin; özenli
dilleriyle oldukça akıcı, alabildiğine içten, sağlam
birikimleriyle günümüzün güçlü kalemlerinden usta işi, ufuk
genişletici denemelerin yer aldığı bir seçki. “Çünkü sen bir
çocuğun büyüklüğüsün” der ya Metin Altıok, kim bilir, her
birimiz hangi çocuğun büyüklüğü, hangi büyüğün çocukluğuyuz? |
|
Mahmut
Temizyürek, “Büyümenin tarihi ve büyüsü”, Radikal Kitap Eki, 28 Eylül 2007
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=12205&BID=2002
Cahit Sıtkı Tarancı'nın '... para saydım/ sattı bana çocukluğumu' dediği
Affan Dede, sokakta uçurtma, zıpzıp, çember hem de horoz şekeri satan yaşlı
bir büyücü müydü ki, şaire birdenbire adını, yaşını, kimliğini unutturmuş,
kederli şiirlerini bıraktırıp sevincin, neşenin yaylasına çıkarmıştı onu. O
dedenin, o sihirli adamın sattığı neydi de çocukluk bir 'bonus', bir sürpriz
olup çıkıyordu şiirde? Yanıtı Tarancı'da olduğu gibi, herkesin çocukluğuyla
buluşma anlarında kuşkusuz. Bir de yazdıklarıyla bizi çocukluğumuzdan,
ilkgençliğimizden çıkarıp büyüdüğümüzü hissettiren Affan Dedeler var; onlar
için ne demeli?
Murathan Mungan'ın yaptığı da bir tür Affan Dedelik aslında. Farkı
şu; hazırladığı
Büyümenin Türkçe Tarihi, çocukluktan çıktığımızı hissettiğimiz
anların sihrini taşıyor; edebiyatın büyüsüne kapılıp büyüdüğümüzü
hissettiğimiz anların. Mungan, on iki yazarla işbirliği ederek hazırlamış bu
kitabı. Çok boyutlu bir kitap ama iki boyutunu Mungan hazırlamış (öbürleri
okura kalıyor). Kitap, Mungan'ın seçtiği on iki yazarın seçtiği on iki
öyküden (bu on iki rakamında her zaman bir keramet olmuştur) ve yazarların
bu öyküye ilişkin denemelerinden oluşuyor.
İki kuşağın anıları
Seçilen on yazar, kitaptaki sırasıyla: Refik Halit Karay, Sait Faik (iki
kez), Orhan Kemal, Ömer Seyfettin, İlhan Tarus, Sabahattin Ali (iki kez),
Vüs'at O. Bener, Osman Şahin, Cihat Burak ve Oğuz Atay. Kitabı 'büyüten'
özelliklerden biri de şu: on iki yazarın seçtiği öykülerin üzerine yazılan
denemelerin her biri de aslında birer anı-öykü niteliğinde. (Nurdan
Gürbilek'in 'Babalar ve Ustalar' denemesi bile böyle. Bilen bilir, bu konuda
olağanüstü ketum olan Gürbilek, ilk ya da ikinci kez, bir yazısında
kendinden, deneyimlerinden, yaşantısından apaçık söz ediyor, Oğuz Atay
üzerine yazarken.)
Büyümenin Türkçe Tarihi, Türkçe yazan iki edebi kuşağın en sıcak
karşılaşma anlarının bir antolojisi niteliğinde. Seçici yazarlar, seçtikleri
yazarların yalnızca bir öyküsünden değil, yazarlıklarından, ustalıklarından
da nasıl etkilediklerine fazlaca girmeseler de, onların yapıtlarını
biliyorsak bu bağı biz olağan bir dikkatle kurabiliyoruz, kiminde zayıf
kiminde güçlü biçimde. Önceki yazarlarla sonradan yazar olan okurlarının ilk
karşılaşma ânı dönüştürücü bir güce sahipmiş meğer. Necati Güngör'ün yazı
başlığında olduğu gibi: 'Bir hikâye okudum...' Noktaların yerini herkes bir
türlü doldurmuş ama ortak eğilim şu: 'Asla unutamadım.' Ya da: 'O sayfalarda
büyüdüğümü hissettim.' Kitabı oluştururken her biri kendi evreninde özenle
çalışmış gerçekten.
Her yazarın doğallıkla biçem, ton, vurgu farkı olsa da edebiyatın
başka hayat deneyimlerinden daha çabuk büyüttüğüne dair görüşleri, buluşup
kavilleşmişler gibi ortak. Çocukken ya da ilk gençlikte bu öyküleri okurken
yaşadıkları acıyla hazzı, kederle sevinci, düşüşle yükselmeyi, ürpertici
yabansılıkla aydınlanışı, büyümeye doğru sıçrama anlarının nasıl bir şey
olduğunu yazmışlar. 'Birden' büyüdüklerini hissettikleri anların ruhsal,
bilişsel deneyimlerini anlatıyorlar. Ortak bir yanları da şu: Sevinç ve
keder duygularının kesiştiği, bazen birbirinin yerine geçtiği, ruhta bir
anafor yarattığı, bilinci bulandırdıktan sonra o bulantıdan yepyeni bir
durulma duygusuyla çıkıldığı anlar üzerine yoğunlaşılmış denemelerde. Sırma
Köksal bu ânı sıçramalı, birden bire büyüme ânı olarak betimliyor, Vüs'at O.
Bener'in 'Havva'sını okuduktan sonra dünya ve insan algısındaki niteliksel
değişimini anımsarken. Her yazarda 'o ânın' yıllar sonrasında bile canlı
biçimde varlığını koruması, 'büyüme ve edebiyat' ilişkisinin güçlü bir
kanıtı. Füsun Akatlı'nın Karay'ın öyküsünde de yaşadığı, 'insanın ve
insanlığın hallerini öğrenerek büyürken, yıllar yılı, bu 'haller'in ancak
okuduklarımızdan öğrenilebileceği' düşüncesi, her yazarın metninde bir kez
daha doğrulanıyor. Cemil Kavukçu, Sait Faik'in 'Bir Bahçe' öyküsüyle ilk
gençliğinde buluştuğunda, anlatılan bahçenin Sait Faik'in içindeki gizli
bahçe olduğunu ve herkesin buna benzer bir iç bahçede yaşadığını hissederek
öykünün anısını taşıyor yıllarca. 'O gün kendi bahçemi görebilmem, orada
gördüklerimi yazmaya başlamam için on yıl daha geçmesi gerektiğini
bilmiyordum' diyor Kavukçu. Ayfer Tunç, 'merhamet' duygusuyla tanışmanın iç
burkan, kendi suçluluğuyla buluşturan o tuhaf acısını Orhan Kemal'in
'Çikolata'sında; Fatih Özgüven 'üzerine anne ışığı bir türlü düşmeyen,
düşemeyen oğlan çocuğunda' 'annenin yokluğu' sızısını, onu 'hain'leştiren
ruhsal karmaşayı Ömer Seyfettin'in 'Kaşağı'sında; Sema Kaygusuz babasının
yaşadığı derin yalnızlığı ve 'tiksinti' duygusunu İlhan Tarus'un 'Bir
Kasabanın Ruhu'nda; Necati Güngör başkasının acısıyla tanışma duygusunu
Sabahattin Ali'nin 'Ayran'ında; Hasan Ali Toptaş uzlaşmaz çatışma içindeki
insanın asıl trajedisini, herkesin haklı olduğu Osman Şahin'in 'Beyaz
Öküz'de anlattığı insanlık durumlarında yaşadığını yazıyor. Selim İleri,
lise birde okumaya başladığı ustası Sait Faik'in 'Mahalle Kahvesi'ni nasıl
bir yapı anlayışıyla kurduğunu ince ince irdelerken, öykünün içindeki
gizlerin şifresini de açıyor. Faruk Duman, Sabahattin Ali'nin Hanende
Melek'indeki 'evrensel yoksulluğun o taş kokusu'nu, Jaklin Çelik, Cihat
Burak'ın 'Kin'inde Kumkapı'da geçen çocukluğunun o kaotik ortamdaki korkulu
büyüsünü, bu büyünün anlatıya dönüşmek için nasıl bir kımıldanış yaşadığını,
yaşamın zehriyle renginin içiçeliğini kendi deneyimi üzerinden çözümlerken,
Türkçe'nin dil, zihin, duyuş ve anlatımında da taptaze tatlar sunuyorlar.
Usta yazar ve yazar adayı
Kitabın son yazısı Oğuz Atay'ın 'Babama Mektup'u ve üzerine Nurdan
Gürbilek'in denemesi 'Babalar ve Ustalar'. Aslında bütün yazılanları
sorunsallaştıran, 'önceki'lere bir de kuşak çatışmasının çok yönlü
boyutlarından baktıran kapsamlı bir deneme. Oğuz Atay'ın 'Babama Mektup'unu
çözümlerken kuşaklararası ilişkinin edebi boyutunu enine boyuna tartışıyor
Gürbilek. Kuşak çatışmasının, ebeveyn ve çocuk ilişkisinin, 'usta yazar' ile
yazar adayının nasıl bir karşıtlık gerilimiyle, 'etkilenme' ve 'bu
etkilenmeden endişe etme' çatışması içinden geçtiğini, Atay'ın metinlerinden
(ve kendinden) ironik örneklerle anlatıyor. Gürbilek, yazısını şu sözlerle
bağlıyor: 'Ustalarla başlamıştık, onlarla bitirelim. Kendi cümlelerinin
arasına ustalarının cümlelerinin sızdığının farkındaydı Atay. // Baba ya da
usta: yazıda fark etmiyor. Bugün edebiyatta adıyla özdeşleşen ironi aynı
anda iki şeyi birden; önceki kuşaklara karşı duyulan çocuksu öfkeyle
('Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim.') Onların hakkını verme çabasına
('Ortadoğu ve Balkanların en hassas okuyucusu' olmanın) babaevini terk edip
gitme isteğiyle sevdiği yazarlara tutunma çabasını kendinden önce hiçbir şey
söylenmemiş gibi taptaze bir sesle konuşma arzusuyla ustalarının 'bizden
uzakta ve ölmüş' olmalarına dayanamıyor olmayı, hadi adını koyalım, kendi
kendinin ebeveyni olma arzusuyla ebeveynlerini kendi yapıtında yaşatma
çabasını aynı anda içinde barındırır. Bunun için dünyamızda yarattığı
gelgitin provalarını yazıda ustalarımızla yaparız. Tutunamayanlar'ı
yazmamış, bu çatışmayı önce ustalarıyla yaşamamış olsaydı 'Babama
Mektup'taki kederli, ama bir o kadar da sevecen ses tonuna büyük ihtimalle
ulaşamazdı Atay. Bu yüzden her ne kadar Cemil Bey'e sesleniyorsa da bence
aynı zamanda ustalara da yazılmıştır 'Babama Mektup'. Oğuz Atay'ın kendisine
gelince: Zamanla benim için de 'içimdeki bazıları'na dönüştü Atay. İlk
zamanlarda babamla konuşmalarımı sertleştirdiği doğru. Ama şimdilerde
seslerinin birbirine karıştığı bile oluyor. Hatta babamı artık yalnızca
rüyalarımda gördüğümden hepten karıştırıyorum: hangisi Ailenin, Özel
Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ni okuyan emekli albay, hangisi Atay'ın
zihninin ürünü, gecekonduda oyunlar yazan tarih meraklısı babacan Hüsamettin
Tambay?'
Büyümenin
Türkçe Tarihi'nin bir de şu özelliği var: Lise ve üniversitelerde
metin sıkıntısı yaşayan 'edebiyat' ya da 'Türkçe' dersi hocaları için eşsiz
bir kaynak kitap.
"Yazarları
büyüten hikâyeler", Zaman, 6 Eylül 2007
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=12312&BID=2002
Edebiyatımızın önde gelen on iki yazarı, çocukluk hatıralarında yeri olan,
kendilerini büyüten hikâyeleri anlattı ve bir kitap ortaya çıktı. Büyümenin
Türkçe Tarihi'nde Selim İleri, Hasan Ali Toptaş, Cemil Kavukçu gibi
yazarların kendilerine ışık olan birer hikâyeyi anlattıkları denemeleri yer
alıyor.
Bugün kitapçı raflarına yeni bir kitap konulacak. Adı,
Büyümenin Türkçe Tarihi; ancak bir tarih kitabı değil bu. Kapakta
edebiyatımızın yirmi iki önemli isminin yer alması, bir öykü seçkisi
izlenimi verse de öykü seçkisi de değil. Sayfaları çevirdikçe anlıyorsunuz
içeriğini. Günümüzün on iki yazarı, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında
okudukları, kendilerinde derin izler bırakan birer hikâyeyi anlatıyor
hatıraların ışığında. Daha doğrusu bu hikâyelerle şekillenen büyüme
serüvenlerini dillendiriyorlar. Kitaptaki her bir denemeyi, o denemede
anlatılan hikâye takip ediyor. Metis Yayınları'ndan çıkan Büyümenin Türkçe
Tarihi'nde; Refik Halit Karay, Ömer Seyfettin, Sait Faik, Sabahattin Ali,
İlhan Tarus, Orhan Kemal, Cihat Burak, Vüs'at O. Bener, Oğuz Atay ve Osman
Şahin'in öyküleri üzerine Füsun Akatlı, Selim İleri, Fatih Özgüven, Cemil
Kavukçu, Ayfer Tunç, Hasan Ali Toptaş, Sırma Köksal, Sema Kaygusuz, Faruk
Duman, Necati Güngör, Jaklin Çelik ve Nurdan Gürbilek'in yazdığı denemeler
yer alıyor. Yazarları ise Murathan Mungan seçmiş.
Hepsi başka hikâyede büyümüş
Orhan Kemal'in 'yoksulluğun çocukların dünyasından anıtsal bir anlatımı'
olarak değerlendirilen 'Çikolata' adlı öyküsü, Ayfer Tunç'a yoksulluğu
değil, merhameti ve onuru öğretmiş. Bu öykünün Tunç'u nasıl büyüttüğünü,
kaleme aldığı denemedeki "Merhameti yaşayarak değil, okuyarak öğrendim.
Sadece merhametle değil, birçok konuyla karşılaşmam edebiyatla olmuştur."
sözlerinden anlıyoruz. Sema Kaygusuz, babasının iç huzursuzluğunun
kendisinden kaynaklanmadığını, 'doğmuş olmakla kimseye yük olmadığını' İlhan
Tarus'un 'Bir Kasabanın Ruhu' isimli hikâyesini okuduktan sonra anlamış.
Necati Güngör de çocukluğunda annesi ile birlikte yaptığı tren
yolculuklarını, ancak Sabahattin Ali'nin 'Ayran' hikâyesini okuduktan sonra
anlamlandırabilmiş. Ayran, Güngör'e kendisini tren istasyonu satıcılarının
dünyasını anlayacak kadar büyüdüğünü hissettirmiş. Hasan Ali Toptaş'ı
büyüten hikâye ise Osman Şahin'in 'Beyaz Öküz'ü. İnsanın gövdesinin
sınırlarında bitmediğini, asıl trajedinin herkesin haklı olduğu durumlarda
ortaya çıktığını, Toptaş'a bu hikâye düşündürmüş.
Büyümenin Türkçe Tarihi'nde yazarlar, aşktan merhamete, vicdan
sızısından bağışlamaya dek, bu hikâyeler yoluyla keşfettikleri duyguları
anlatıyor. Mungan'ın deyişiyle; "Kitap, bir anlamda bizi de kendi
büyümemizin ve kendi okumalarımızın tarihine çağırıyor."
Seda Ayaz, “ Bonzur musyu, bak benim kürklü paltoma!”, Radikal Genç
Eki, 8 Ocak 2008.
http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=12330&BID=2002
Hikâyelerin de tıpkı insanlar gibi alınyazıları vardır. Aralarındaki yegâne
fark, hikâyenin öldükten sonra da doğurmaya devam etmesidir. Zira bizahiti
yazarları bile hikâyelerin sonunu değiştiremeseler de, onlar insanların
yazgılarını değiştirir, hakikatin daracık iğne deliğinden geçer, yaraları
diker. İşte bu yüzden edebiyat yaşamın hep bir fazlasıdır.
Beşikten salıncağa çocukluk, eşlikçi tasvirleri ve işbirlikçi
mecazlarıyla sallanmaya elverişlidir. Çocuk sallanıp uyutulur, sallanarak
eğlendirilir, aslında mümkün mertebe sersemletilir. Neşe,
huzur,güven,heyecan hep aynı eylem üzerinden kendini anlatır. Derken bir gün
“hadi bakalım marş marş!” komutuyla o ana dek yere değmemiş ayaklar,
tepesinde fırıldağa dönmüş bir kafa beraberinde yetişkinliğe terfi
ettirilir. Büyümek ayakları üzerinde durmaktır.Tam da bu noktada,
sallanırken arkadan esen rüzgârın ıslığı gibi edebiyat, tanıştığımız tüm
kahramanlarını yanımıza yollar. Sersemliğimiz geçene dek onlara
tutunur,ardından onlarla didişir, çekişir; her halukârda kalabalıklaşırız.
Okuduklarımız, kişisel anlam evrenlerimizin yalınkat şekillenişine müsade
etmez. Yabancısı olduğumuz aleme suhuletle geçişimizi sağlar.
On iki yaşıma girerken, annem, doğum günü hediyesi olarak Selim
İleri’nin hazırladığı İlkgençlik Çağına Öyküler kitabını almıştı. O
kitapta Halit Ziya Uşaklıgil’in “Kar Yağarken” adlı öyküsüyle karşılamıştım.
Astragan kürklü bir vitrin mankenini kıskanan sokak çocuğunun öyküsüydü bu.
Çocuk, gözünün önünde havayı bir çiçek çağlayanına dönüştüren karda soğuktan
donarken, vitrindeki şahane kürke bürülü mankenin kendisini bakışlarıyla
ezdiği düşünüyordu. Nihayet birisi durumunun ayırdına varıp kendisine kürk
yakalı bir palto hediye ettiğinde koşarak paltosunu göstermeye gidiyor ve
ona şöyle diyordu: “Bonzur musyu,bak benim kürklü paltoma!” O günden sonra
kış günlerinde, vitrin mankenleriyle konuşan çocuklar aradım mağazaların
önlerinde...
Enerjisiyle insana mahcubiyetlerden mahcubiyet beğendiren Murathan
Mungan, nefis bir seçki daha hazırladı.
Büyümenin Türkçe Tarihi, Türk edebiyatının birbirinden güzel
hikayelerinden ve kitabın, kendisi de yazar/ eleştirmen olan konuklarının bu
hikâyelerin onları nasıl büyüttüğüne dair yazdıklarından oluşuyor. Kitabın
önsözünde Mungan, “çoğu kez edebiyat hayattan daha çabuk büyütür. Bizi
yalnızca dış dünyaya ve hayata ilişkin bilgilerle değil, aynı zamanda kendi
içimizle, kendi duygularımızla da tanıştırır. Edebiyat aynı zamanda bir
büyüme sanatıdır; bizi biz yapar. İleriki yıllarda da her yaşın
büyümelerini, algılamalarını, kavramlarını,edebiyat üzerinden
izlemeyi,kavramayı sürdürürüz.” diyor.
Kitapta Refik Halit Karay'dan, Orhan Kemal'e, Sabahattin Ali’den Sait
Faik’e Türk edebiyatının yapı ustalarından seçilmiş öyküler bir yana; o
hikâyelerin bugün yazan entelektüellerin muhayyilelerini nasıl
şekillendirdiğini öğrenmek de çok zihin açıcı oldu. Hele Ömer Seyfettin’e
Fatih Özgüven’in ruh cerrahlığında, onun neşter/ kaleminden bakmak başlı
başına bir zevkti. Kitaptaki öykücülerden Osman Şahin’i ne yazık ki yeni
tanıdım. Yalnız “Beyaz Öküz” öyküsü ve Hasan Ali Toptaş’ın onun üzerine
yazdıkları için bile bu kitap çok özel bir teşekkürü hak ediyor. Zira ağanın
Zeli’ye söylediği “seni içime manzara yapmışım” cümlesi hanidir hiçbir
kitapta yahut filmde rastlamadığım kadar büyük ve iç kanatıcı bir aşkın
ifadesi...
|