Çukur

Editörün Notu: Rusyası’nda, emekçilerin gelecekteki güzel günlerde bir arada yaşaması için yapılması planlanan devasa bir binanın temel çukurunun kazılma sürecini anlatıyor elbette “Platonov tarzında”. Platonov okurları bunun ne anlama geldiğini hemen anlayacaktır: absürd diyaloglar, varoluşsal sorgulamalar, sosyalizmin soyut idealleriyle somut uygulamalar arasındaki uçurumun gözler önüne serilmesi, sürekli propagandası yapılan ideolojiyi komik bir şekilde yanlış anlayan naif karakterler ve özgün, “tuhaf”, emsalsiz bir dil. (Metis)


 Emek Erez, "İdealler ve yaşananlar çelişkisi",
Edebiyat Haber, 25 Eylül 2017 (Metis)

http://www.metiskitap.com/catalog/text/216457
 

Her şeyin geleceğe dair olduğu, şimdinin kaybolduğu, insanların devamlı bir şeyleri anlama ve anlamlandırma çabasına giriştiği bir yer hayal edin. Ya da Andrey Platonov’un Çukur adlı romanını okuyun. Stalin döneminde emekçilerin “hayatın ortak ve uzun” anlamına dair giriştikleri mücadelenin anlatıldığı ve yazarın komünizm karşıtı olarak damgalanmasına da sebep olan bu kitap geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından, Günay Çetao Kızılırmak çevirisi ile tekrar basıldı. Metin bir yanda devrime olan inançla kendi varlığını unutmuş bireylerle bizi karşı karşıya getirirken, diğer taraftan hayatın anlamını ve hakikatini sorgulayan karakterlerle dönemin hissiyatını, çelişkili yanlarını, iktidar ilişkilerini, devlet kurumunun ve ideolojilerin birey üzerindeki etkisini sorgulamamamızı sağlıyor.
 

Dünyanın kapitalizm tehlikesi çevrili olduğuna inanan ve tek kurtuluşu işçi sınıfında gören insanların ruh hâli ve Platonov’un eleştirel bakışı sanırım kitabın belirleyici yanlarından. Ayrıca insanın hiç bitmeyen varlık kaygısı da diğer bir tema olarak çıkıyor karşımıza. Metni okurken dünyanın ve yaşamın hakikatine ulaşmanın herhangi bir ideolojiye sorgusuz itaat etmekle ilgisi olup olmadığını devamlı düşünüyorsunuz. Ki Platonov’un anlatısını belirleyen nokta bana kalırsa tam da burada yatıyor. Yazar anlatısının alt metniyle büyük idealler, evrensel bir dünya ve evrensel bir insan mümkün mü sorusunu devamlı olarak aklımızda tutmamızı sağlıyor. Ayrıca karakterlerin diyalogları arasına yerleştirilen farklı düşünceler karşılaştırma yapmamızı olanaklı kılıyor. Böylece hangi ideal olursa olsun dünyanın öyle genel anlamları olmadığını, devletler ve hiyerarşi hüküm sürdüğü sürece insanın mutluluğunun sınırlı olacağını fark ediyorsunuz. Kitap boyunca kurulan genellikle geleceğe atıfta bulunan, inançlı cümlelerin metnin geçtiği dönemde karşılıksız kalması içinizde derin bir hüzün bırakıyor. Çünkü şimdide anlamını bulamayanın, ilerleyeceği ve iyiye gideceği düşünülenin, dünyada bugüne kadar mümkün olmadığını hatırlıyorsunuz. Platonov bunu çok iyi ifade eden bir yazar bana kalırsa ve  ;"Çukur adlı romanında da bunu görmek mümkün.

Platonov’un Çukur romanında her karakterin temsil ettiği bir düşünce olduğunu düşünüyorum. Öne çıkan birkaç karakterden bahsetmemiz gerekirse; dünyanın ve yaşamın hakikatinin peşine düşen, kendi varlığını sorgulayan Voşov, proletaryayı her şeyin öncüsü ve anlamı gören Çiklin, geleceğin güzel günlerine olan inancı simgeleyen küçük Nastya, bürokrasiyi temsil eden aktivist, bilimi simgeleyen mühendis ve dahası. Platonov karakterlerinin simgelediği fikirler ile anlatısını örmüş diyebiliriz. Bu nedenle her karakterin davranışları, olaylara bakışı bir şekilde söylem eleştirisine dönüşüyor. Örneğin Voşov; hakikati bilen insanlar olarak gördüğü emekçilere yakınlık duyuyor ancak hem onların hem de kendisinin içinde bulunduğu anlamsızlığı sorgulamaktan kendisini alamıyor. Çünkü ortak ve bir arada yaşamak amacıyla yapılan “proleter evi” için gece gündüz ter döken işçilerin de bir şekilde yanılabildiğini görüyor, çukur kazılacak, birlikte yaşanacak binalar inşa edilecek, güzel günler gelecek inancıyla didinip duran bu insanların şimdisi yok, çukur aslında karşılıksız bir alın teriyle dolmuş mezar gibi. Çiklin ise hep umutlu geleceğe dair, sınıfı gücü elinde tuttuğu sürece, devrim başarılı olacak, burjuvalar yenilgiye uğrayacak, kapitalizme direnilecek onun inancı bu. Ancak evlat edinmek zorunda kaldığı hayali kurulan güzel günlerin göstergesi, sınıf bilinciyle yetişen küçük Nastya’nın ölümünün de simgelediği bir şeyler olsa gerek bana kalırsa. Yazarın karakterleri üzerinden anlattığı aslında Stalin dönemi Rusya’sının çelişkilerinin bireyler üzerinde yarattığı kaygı, uygulamalar ile düşü kurulan arasındaki derin yarık. Ve bu yarığın yaratılan karakterlerin yaşamları üzerinden vücut buluşu bir anlamda. Platonov, genellikle aydınlık olarak tahayyül edilenin, karanlık yanlarını gözler önüne seriyor böylece.

Platonov’un Çukur romanı toplum, birey ve devlet üçgeninde geçen bir çatışmalar metni olarak da tanımlanabilir. Her şeyin bilimsel verilerle açıklandığı, evrensel dünyaya ve insana dair inançların en üst seviyede olduğu bir toplum, uygulamaları kesin olarak “iyi” kabul edilen bir devlet ve bürokrasi anlayışı ve tüm bunların yanı sıra aşılamayan bireysel varlık sorunu. Hayali kurulan dünyanın mümkünlüğüne duyulan inanç ile pratikte oldukça farklı sürülen bir yaşamın çelişkisi. Platonov’un anlatısının alt metinde sorguladığı temel konular böyle özetlenebilir sanırım. Ve bu konuların okurun zihninde doğurduğu sorular elbette yadsınamaz. Mesela benim sorularım şöyle, bir toplum hayal edilince ona uygun özneler biçimlemek mümkün mü? Topluma ve dünyaya faydalı olmak amacıyla her şeyinden vaz geçmiş bedenler, kendi varlıklarını sorgulamayı bırakabilirler mi? İnsanın varlık sorunu hangi ideolojiye inanırsa inansın aşılabilecek bir konu mu? Daha da ötesi hayatın anlamı evrensel olarak belirlenebilir bir durum mu? Bana kalırsa cevabı herkese göre değişir bu soruların ancak hissettiğim Platonov’un da bu sorular üzerine düşündüğü.
 

Platonov’un anlatısı komünizm karşıtı olarak değerlendirilse de bana kalırsa karşıtlık ile eleştirel bakış arasındaki çizgi görmezden gelinmiş. Bunun döneminin bakış açısıyla da ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü metin boyunca direkt bir karşıtlıktan çok ideal olarak ortaya konan ile pratikte yaşananın çelişkisi karakterlerin ruh haliyle birleştirilerek anlatılmış. Platonov bu metninde de insanın varlık kaygılarını görmezden gelmemiş çünkü bana kalırsa da düzen ne olursa olsun insanın yaşamına ve dünyaya dair anlam soruları devam edecektir. Bu nedenle metnin en sevdiğim yanı bu oldu. Çünkü insanın tüm anlamların sonuna geldiğini hissetmesi demek bir şekilde dünyaya ve yaşama duyduğu inancın da körelmesi, gizemin kaybolması, “büyünün bozulması” demek. Ki böyle bir durumda ortaya çıkan “hiçlik” vaz geçişle de sonlanabilir.
 Çukur'a Düşmek ya da Çukur'dan Kurtulmak!"
Bianet, 14 Ekim 2017

Şeyhmus Diken,


http://www.metiskitap.com/catalog/text/216457


Yakın günlerde şimdiye kadar hiçbir kitabını okumadığım, hatta daha da ötesi kendisinden haberdar olmadığım Andrey Platonov’un Türkçede yayınlanan son kitabı;Çukur'u okudum.

Malum! Haylidir sevinçli anlarımızın nadiren payımıza düştüğü zor zamanları yaşıyoruz. İşin tuhaf tarafı “zor zamanların” nerdeyse hiç farkında olmayan adeta kaderine rıza gösteren ve ne acı ki; “sırf doğduğu için yaşayan” o kadar çok insan var ki, yanımızda yöremizde…

Çukur’u doksan yıl önce Stalin SSCB’sinde proleterlerin önlerindeki “güzel günlerinin” planlanması için tasarlanan koca bir yapının temellerinin kazılma sürecini anlatıyor. Leninist sovyetik iktidarın Stalinist pratiğinin sosyalizmin hep gelecekteki soyut ideallerinin yaşanan reel gerçeklikteki somut hallerinin devasa çelişkisini ince bir mizahi anlayış ve muhteşem bir anlatı ile dile getirtiyor Çukur…

Andrey Platonov Çukur romanını 1930 yılında tamamlar. Ama o yıllar sahiden koca bir imparatorluk yıkıntısı üzerine bina edilmeye çalışılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği için “zor yıllar”dır…

Adına “reel sosyalizm” denen yapının sürekli “dış düşmanlar” tarafından alaşağı edilmesi tehdidi üzerinden sosyalizmin “eldeki kazanımları”nın korunması çabasının sürekli propagandasının yapılmasının politikasıdır hayatlara sadece yön vermekle kalmayıp, sürgün eden ve son veren…

işte tam da bu sebeple “dış düşmanlar”ın yaratılmış tehdit algısı üzerinden bir “iç düşman” korkusu ve kurgusunun bir anlamda edebiyata yansıması olarak karşımıza çıkıyor;Çukur. Tümüyle bu nedenle 1929-30 yıllarında yazılıp tamamlanan Çukur ancak 1987 yılında eski arşivlerin serbest bırakılması ile gün yüzüne çıkabiliyor ve okuruyla buluşuyor.

Öylesine bir yaratılmış hatta dayatılmış algı ki; emperyalizm çağındaki dünyanın kapitalizm tehdidi ile karşı karşıya kalan ve henüz “devrimini gerçekleştirmiş” bir halkın, tek kurtuluşlunun işçi / emekçi sınıfının iktidarının pekişmesi ekseninde bir mümkünata karşılık Platonov’un eleştirel ve dahi yer yer absürd dili üzerinden edebiyatı…

Çukur’u okurken bilinçaltım beni anında George Orwell’in 1984’üne götürdü. Paltonov’dan yaklaşık 20 yıl sonra 1948-49’larda kaleme aldığı 1984 romanında Orwel’de üç aşağı beş yukarı benzer durumlardan söz etmiyor muydu?

Düşünce Polisi, Düşünce Suçu, her yerde varlık gösteren Tele Ekran ve ez cümle “Büyük Birader”… Totaliter ve baskıcı bir aygıtın denetiminde olan adına “Okyanusya” denilen bir toplumun edebi hikâyesi… Adına “Doğruluk Bakanlığı” denilen bir kurumda çalışan ortalama bir memur- Dış Parti üyesi Winston Smith karakteri- üzerinden korkunç bir baskı altında yaşayan / yaşatılan Okyanusya toplumu. Gerçekle, alaşağı edilip yalanın gerçekliği üzerine kurgulanmış adeta geleceksiz bir toplum tasarımı üzerinden bir dünya…Geçmiş ve gelecek üzerinden bir kontrol mekanizması tasarlayıp an’ın kontrolünü baskıcı bir muktedir kimlikle hayata geçirerek insanı insan olmaktan soyutlamanın adını koyuyordu bir anlamda Orwell! Üstelik sadece 1984 kurgusunda değil yine bir başka kurgu roman olan Hayvanlar Çiftliği’nde de…

Doğrusu, Çukur'’u okuduktan ve Andrey Platonov’un yaşam ve yazın serüvenine tanık olduktan sonra düşünedurdum. Acaba Orwell, Platonov’un Çukur ’undan haberdar mıydı? Değildi tabii ki! Çünkü elli küsur sene boyunca Rus Gizli Polis teşkilatının tozlu rafları arasında unutturulmaya terk edilmişti Platonov’un yazdıkları.

Ama kaderin tuhaf tecellisi birbirinden uzak diyarlarda yaşayan ve belki de birbirinden habersiz iki yazar; tartışması, izleri 21. Yüzyıla kadar taşınacak bir trajediye edebiyatlarıyla parmak basıyorlardı.

Platonov insan tekine soylu “sınıfsal” idealler uğruna sunulan soyut gelecek tahayyülüne karşı sıradan bir soru soruyor: “Gaddarca yaşayan, vicdanla ölebilir mi?” Tabii ki hayır. Hiçbir gaddarlık örneğinin vicdana tekabül eden hâline dünya henüz tanık olmadı.

Şimdi benim açımdan yeni tanıştığım böylesine önemli bir dil ustasının diğer kitapları; 

Dönüş Zamanıdır Andrey Platonov’u Metis kitaplarından okumanın..