George Orwell
Vikipedi, özgür ansiklopedi
George Orwell, asıl adı ile Eric Arthur
Blair (25
Haziran
1903 –
21 Ocak
1950), 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen
kalemleri arasındadır.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda
yarattığı
Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile
tanınır.
Orwell'ın hayatı, sonradan yazılarını etkileyecek
olan deneyimlerle doludur. Eton Koleji'nden mezun
olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan
Burma'da bulunmuş; kısa süreliğine adanın polis
teşkilatında görev yapmıştır. Bu memuriyet döneminde
şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı
geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur.
Gençlik döneminde
Fransa'da bulunmuş, türlü mesleklerde çalışmış, para
sıkıntısı gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk
yapıtlarını kaleme aldığı yıllarda yakasını
bırakmamıştır.
İlk yapıtları
Orwell'ın ilk romanı, otobiyografik olup olmadığı
halen tartışma konusu olan Paris ve Londra'da Beş
Parasız dır. 1933 yılında yayınlanmış olan bu eserde
olaylar, ismi asla zikredilmeyen bir karakterin ağzından
aktarılmaktadır. Eserin kahramanı
Paris'te İngilizce kursu vermek üzere bulunan,
öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından
sonra ise işsiz ve meteliksiz kalan genç bir adamdır.
Günler boyunca açlık çeken, sokakta sabahlayan, sonunda
önce otel mutfağında, ardından da bir restoranın
bulaşıkhanesinde iş bulan baş karakter, sonunda zihinsel
engelli bir çocuğun eğitmenliğini üstlenerek
Londra'ya gider.
Ne var ki talihsizlik ve yokluk, burada da peşini
bırakmaz. İşvereni olan ailenin tatile çıktığını
öğrenir, onların dönüşünü yersiz yurtsuz bir serseri
olarak, yollarda aç bilaç taban teperek, güçsüzlere
ayrılmış yatakhanelerde sabahlayarak geçirmeye zorlanır.
Avrupa'nın iki büyük başkentini toplumun en alt
basamağındaki bir kişinin gözünden betimleyen eserden
sonra Burma Günleri (1934) ve pek fazla
beğenilmeyen Papazın Kızı (1935) gelir.
Orwell'ın edebi hayatındaki ikinci kilometre taşı,
daha sonra kaleme alacağı Daralma ile pek çok
ortak noktası bulunan Keep the Aspidistra Flying
(Zambak Solmasın) adlı romandır. Orwell bu eserde
kendisinin de bir parçası olduğu, dar gelirli
ortadireğin yaşantısına ayna tutar; bu sınıfa mensup
olanların hayatını adım adım kurutup manasızlaştıran,
umutlarını ve hayallerini teker teker öldüren geçim
derdine ve tekdüzeliğe isyan eder.
1937 yılında Orwell maden işçilerinin hayatına dair
bir araştırma olan Wigan Pier Yolu nu kaleme
alır. Ne var ki yazıları, bu tarihten sonra bir
süreliğine kesintiye uğrayacaktır; çünkü güneyde,
İspanya'da savaş davulları çalınmaya başlanmıştır.
İspanya İç Savaşı ve
Orwell
Orwell, İspanya'da darbe girişiminde bulunan,
Hitler ile
Mussolini'nin de desteğini alan Franco'ya karşı
çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya'ya gider.
Savaşa dair anılarını daha sonra Katalonya'ya Selam
adlı eserinde aktaracaktır.
Orwell gördükleri karşısında çok etkilenir:
Darbecilerle çatışan devrimci organizasyonlar, özellikle
de sosyalistler ve anarko-sosyalistler İspanya'da
yepyeni bir düzen kurmuş gibidir. Fuhuş ortadan
kaldırılmış, dilenciler sokaklardan çekilmiştir.
Piyasadaki pek çok mal ihtiyaç sahiplerine parasız
dağıtılmaktadır. Yeni sistem sosyal hayatın her detayını
etkilemektedir: Artık hiç kimse senyör gibi,
karşıdaki kişinin üstün olduğunu ima eden sözcükleri
telaffuz etmemektedir ve bahşiş bırakmak yasaktır.
Orwell cepheye gider, bir keskin nişancının attığı
mermiyle gırtlağından vurulur. Ölümden kılpayı
kurtularak cephe gerisine gönderilir ve İspanya'ya ilk
geldiğinde gördüğü düzenin tamamen ortadan kaldırılmış
olduğuna tanık olur. Kanaatine göre bu durum sadece
İspanyol burjuvazisinin değil, Avrupa'da zamansız bir
devrim hareketinin başlamasını tehlikeli bulan
Stalin'in de eseridir.
Kısa bir süre sonra
Sovyetler Birliği ile yakın bağları bulunan İspanyol
Komünist Partisi bir siyasi temizlik hareketine girişir.
P.O.U.M (Marxist Birlik Partisi) yasadışı ilan edilir,
yabancı uyruklu çoğu asker silah arkadaşlarınca
tutuklanır veya -Orwell gibi-ülkeyi terketmek zorunda
kalır.
Aspidistra
1930'lar İngilteresinde 'sınıf atlama özlemini'ni bir
kara mizah ile eleştirmektedir. Aspidistra, sınıf atlama
özentisi içindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi
olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz
bir zambak türüdür. Bir reklam ajansında metin yazarlığı
yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak
gördüğü reklamcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu
yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda
sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın
beklenmedik sonunu yine sevgilisi yaratmaktadır.
Hayvan Çiftliği
İspanya'daki "ihanete uğramış devrim" tablosu
Orwell'ı derinden sarmıştır. Ancak en meşhur yapıtları
olan
Hayvanlar Çiftliği'nin ve
1984'ün sırf Stalin'i yermek için kaleme alındığını
iddia etmek mevzuyu haddinden fazla basitleştirmek
olacaktır. Orwell yazarlığa başladığı günlerdeki
çizgisinden sapmış değildir: Nasıl ki ilk eserleri kendi
tecrübelerinden izler taşıyor, ancak her toplumu ve çağı
ilgilendiren meseleleri de işliyorsa savaş sonrası
yapıtları da yalnızca Franco'nun, Hitler'in, Stalin'in
dünyasını değil, bu despotları yaratan hırsları ve
budalalığı da taşlamaktadır.
Hayvanlar Çiftliği bir devrimin trajedisidir. Bu
modern fabl, kesilmekten, kırkılmaktan, sağılmaktan,
dövülmekten gına getirerek zalim sahiplerine karşı
ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikayesidir.
Karakterler son derece sade ve güçlüdür: Kinik eşek
Benjamin, fedakar at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hatta
serçeleri tüm hayvanların kardeş olduğunu söyleyerek
pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda
kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir.
Hayvanlar, çiftliği geri almayı deneyen insanlara
karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper
eder; el sahibi olmadıkları halde çiftliğin zor
işlerinin üstesinden gelmeyi, hatta bir değirmen inşa
etmeyi bile başarırlar. Ne yazık ki zaferleri,
yöneticiliğe soyunup gitgide 'insanlaşan' domuzların
hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye
mahkumdur.
Son yılları
Orwell'ın ömrü, henüz kırk altı yaşındayken
noktalanmıştır. Hayvan Çiftliğinden sonra geniş
çaplı bir üne kavuşsa ve maddi sıkıntıları sona erse de
yoksulluk günlerinde tutulduğu tüberküloz hastalığı,
hayatının son döneminin büyük bölümünü hastanelerde
geçirmesine yol açmıştır.
İkinci Dünya Savaşı boyunca Observer
gazetesinde çalışmıştır. 1945 yılında eşini başarısız
bir ameliyat sonrasında kaybetmiş, ölümünden kısa bir
süre önce yeniden evlenmiştir.
21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş,
ardında on adet kitap ve sayısız makale bırakmıştır.
BERTRAND RUSSELL
"Çok genç yasta bile yigit ve yürekli olan George Orwell, (1903-1950)
önce döneminin ve ülkesinin toplumsal düzenine karsi çikti. Rus devrimine
inandi. Troçki'ye hayrandi. Ancak, Ispanya savasi sirasinda Stalinistlerin
Troçkistlere karsi tutumu, umutlarini yikti. Bu durumu ve hastaligi,
Orwell'i 1984'ün mutlak umutsuzluguna götürdü. Orwell, yapisi geregi
karamsar ya da siyaset tutkunu degildi. Ilgi alanlari çok genisti; daha az
acili bir dönemde yasasaydi yasamaktan mutluluk duyardi. Ama çagimiza
siyaset egemendir. Orwell, hayati boyunca gerçeklere bagli kalmis, en aci
dersleri bile ögrenmekten vazgeçmemistir. Ama umudunu yitirmistir. Orwell'in
çagimizin peygamberi olmasini engelleyen de bu olmustur. Belki de, dünyanin
bugünkü durumunda umutla gerçegi birlestirmek olanaksizdir. Durum buysa, tüm
peygamberler yalanci peygamberlerdir. Orwell gibi kisiler bence, günümüz
dünyasinda gerekli olanin yarisini, ama ancak yarisini ortaya koymuslardir.
Öteki yariyi hâlâ aramaktayiz."
ALINTILAR
"En kötü düşmanımız sinir sistemimizdir."
"Bilinçleninceye kadar başkaldırmayacaklar,
başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenmeyecekler."
"İnsanın içine giremezler. İnsan olarak kalmanın bir
değer taşıdığını içinde gerçekten hissediyorsan, somut
bir sonuç elde etmesen bile, onları yenmişsin demektir."
"Azınlıkta olmak, bu azınlık tek bir kişiden oluşmuş
bile olsa, insanın deli olması demek değildir."
"Belki de insan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu."
"İktidar acı çektirmek ve küçük düşürmek demektir."
"Gerçekte her şey ne kadar basitti! Yalnızca teslim ol,
gerisini düşünme! Ne kadar çabalarsan çabala, seni
sürekli geriye akan bir akıntıya karşı yüzmek ve sonra
geri dönüp aıntıyla birlikte yüzmeye karar vermek gibi
bir şeydi bu. Sizin tutumunuzdan başka değişen bir şey
yoktu. Olması kararlaştırılan şey, nasıl olsa
olacaktı...
Edebiyat
- 30.07.2006 - 03:41
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=3219 Orwell romanı yazdığı 1949 yılında, İkinci Dünya Savaşı sonrasının getirdiği tedirginlik ve belirsizlik ortamında, yaklaşık kırk yıl sonrasının dünyasını kurgulamış. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’teki dünyada sadece üç devlet var; bütün topraklar bu üç devlet tarafından paylaşılmış. Topraklar o kadar büyük ki sınırlar belirsiz. Romanın kahramanı Winston Smith artık Okyanusya adlı devlet içindeki Londra’da yaşayan ve Doğrubak’ta (Açılımıyla: Doğruluk Bakanlığı. Geçmişin sürekli yeniden yazılıp gerçeklerin değiştirildiği; diğer bakanlıklar gibi adının tezatı bir bakanlık.) çalışan, otuz dokuz yaşında, yalnız bir adam. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört Okyanusya’sında toplumsal hayat üçe parçalanmış: İç Parti üyeleri, Dış Parti üyeleri (Winston da onlardan biri.) ve Proleterler. İç Parti üyelerinin başında, günümüz "BBG"lerine esin veren Büyük Birader (Big Brother) var. Her caddede, her sokakta, apartmanların her katında O'nun resimleri mevcut. Dimdik bakan gözlerinin altında da şu yazıyor: BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ SENDE. Dış Parti üyeleri, bakanlıklarda çalışan memurlar. Parti tarafından sürekli denetim altında tutuluyorlar. Hepsinin evinde sürekli gözlendikleri bir ‘Tele ekran’ var. Parti aleyhine kuşku uyandıracak en ufak hareketleri, hatta yüz ifadeleri bile bir 'yok kişi' olmalarına sebep olabiliyor. Kitabın öyküsünü anlatmayı, değerlendirme sırasında tekrara kaçmamak için burada bırakıyorum. İkisini bir saç örgüsü şeklinde birlikte ele alacağım. Kitabı okumaya başlamadan önce, kafamda, kitapta 'özel hayat' konusunun işlenmiş olduğu fikri vardı. Arka kapağını ve önsözünü okuduğumda ise romanla ilintili olarak başka iki noktaya dikkat çekilmiş olduğunu gördüm: -" Orwell ... Büyük Rus Devrimine inandı. Troçki’ye hayrandı. Ancak ...Stalinistlerin Troçkistlere karşı tutumu, umutlarını yıktı."’ -"...dilin gerilemesi, düşüncenin de gerilemesidir... Orwell'a göre özgürlük yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, ...anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar." Değerlendirmemi bu üç nokta üzerinden yapmayı uygun buldum. Romanda ağırlıklı olduğunu düşündüğüm sırayla: Önce ilk husus: "Siyasi Düzen eleştirisi" Kitapta öykü, genel yaşantıya dair fikir edinmemizden sonra; W.S.'nin, bir şeylerin yanlış gittiğine, yaşamın böyle olmaması gerektiğine dair düşüncelerinin yoğunlaşması ile ivme kazanıyor. Çocukların anne babalarını ihbar etmeye teşvik edildiği bir casusluk ortamında, kimseyle konuşmamak hayatta kalmanın en temel şartı iken Winston gördüğü bir rüyanın peşine takılarak kaderini hiç tanımadığı kişilerin eline teslim ediyor. Doğrusu yorum yazabilmek için kitabın sonuna dair ipucu vermeyi göze almak zorundayım. Evet, Winston rüyasının peşinde İç Parti’nin eline düşüyor. Sonrasında bana göre öykünün en heyecanlı ve aynı zamanda en bulanık kısmı başlıyor. Okur olarak maddeci ve baskıcı bir dünya modeliyle karşı karşıya olduğumuzu sanırken yine baskıcı ama bu kez aksine metafizik bir dünya ile burun buruna geliyoruz. Dış Parti üyelerinin haberdar olmadığı üstün güçlerle donanmış, rüyalara hükmeden, düşünceleri okuyan, görünmez olabilen İç parti üyelerinin tasarımı, fiziksel işkenceler yanı sıra düşünsel işkencelerle de, ‘itiraf etmek’ değil ‘değişmek’ zorunda bırakılan Winston sonunda sığınacak bir tek düşüncesi bile kalmayarak, tüm varlığıyla teslim oluyor. Yeni dünyada, gerçekten, kaçacak yer yok. Her yazarın irdelediği kendine özgü temel konuları, çözümünü aradığı sorular(ı) vardır. Bana göre Orwell'ın, bir diğer ünlü romanı ‘Hayvanlar Çiftliği’ni de düşünerek, temel sorunu veya temel sorunlarından hiç değilse biri: İktidar. Ama romandaki gibi "çiftdüşün" bir iktidar. Yazarın romanda iç içe anlamlar kullandığını düşünüyorum. Dış anlamda Rus Devrim süreci eleştirisi veya geleceğin dünyasına dair, ‘geçmişin düş kırıklıkları’ üzerine inşa edilmiş bir tür ‘vasiyet’ mevcutken, yani toplumdaki iktidar söz konusu iken, iç anlamda yazar başka, evrensel bir umutsuzluğa işaret etmek istiyor: İnsanı ‘kendi’ne yenik düşüren, bireydeki iktidar. Daha olaylar başlamadan çok önce, satın alarak yazısız yasaları deldiği ilk nesne, ‘günlüğü’nün başında ‘en kötü düşmanımız sinir sistemimizdir’ diye düşünüyordu Winston. Ama sonra "somut gerçekleri işkenceyle sizden sökerler. Ama amaç yaşamak değil, insan kalmaksa, bunun ne önemi olabilir? Duygularını değiştiremezler, siz kendiniz isteseniz bile değiştiremezsiniz onları. Gönlünüzün derinliğine, işleyişini sizin bile bilmediğiniz o yere el uzatamazlar." diyor... ve yanılıyordu: "Sonunda parti iki kere ikinin beş ettiğini duyuracak ve insan da buna inanmak zorunda kalacaktı." İnsan kendine yenilirse her şeye de yenilir. Biri sizin bile düşünmekten köşe bucak kaçtığınız için bilmediğiniz hayattaki size özel en büyük korkuyu biliyorsa ve bunu size karşı kullanma imkanına sahipse ve dahi kullanacaksa ve gerçekliği algılayışınıza güvenemeyecek hale geldiyseniz neye tutunabilirsiniz? "Gerçek insan aklında yaratılır, başka yerde yoktur, benliğini değiştirmelisin" diyor O’Brien; Winston’un gerçek anlamda "ruhsal yakınlık duyduğu ve güvenerek yanıldığı" tek insan. Peki nedir bireyde hüküm süren iktidar? Cevaba dair işareti, ilk önce, Winston’un, Partiye karşı varolduğu söylenen Kardeşlik Örgütü’nün lideri Emmanuel Goldstein’ın yazdığını sandığı "Kitap"ı okurken rastladığı "Gerçekte iktidar, ancak karşıtların uzlaştırılması yoluyla sonsuza dek elde tutulabilir." cümlesinden alıyoruz. Tanrı gibi mi? Ve çok geçmeden kitap bunu doğruluyor. Yakalanmış ve işkencelere maruz kalma süreci başlamış Winston’a: "Tanrı iktidardır. Bizler iktidarın rahipleriyiz" diyor O’Brien. Ve bu yüzden olsa gerek: "Parti asla yenilmez." Bu noktada, yakın temayı işleyen Franz Kafka’nın ‘Ceza Sömürgesi’, William Golding’in ‘Sineklerin Tanrısı’nı da hatırlıyorum. İkinci husus: Özel hayat Tam, 'Tüm yarışma biçimleri keşfedildi.' düşüncesine kapıldığım bir anda, tuhaf bir zamanlamayla malum zamane yarışmalarının fikir babalarının romandan çekip çıkarıp ekranlarımıza ve dolayısıyla hayatımıza taşıdıkları, ‘dokunulmazlığı’ her daim tartışılan konu. Winston’ın, proleterlerin semtinde, kendisinden; basıldıklarında ‘ne kadar da küçük ’ diye düşündüğü, ‘küçük pembe şekerlere benzeyen ’mercan parçasıyla; üzerinde çaydanlığın ‘fokur fokur kaynadığı’ ocağı; iki kişilik karyolası; şöminesi; kitaplığıyla hayatın "yaşanmaya değer düzeyde" olduğu "eski günler"e ait bir oda kiraladığı Bay Charrington, "Özel hayat, " demişti, "çok değerli bir şeydir." Oda kiraladığı ve sonradan gizli 'Düşünce Polisi’ çıkan Bay Charrington. Ve üçüncü husus : Dil-düşünce bağlantısı Önsözde bununla ilgili yazılanları okuduğumda romanın bu konuda derinleşeceğini ummuştum. Romanda söz konusu kavrama karşılık gelen durum, ‘Yenikonuş’ adlı bir çok kelimeden yoksun, yeni bir dilin icat edilmiş olması. Amaç, ileride, örneğin: ‘Özgürlük’ kelimesinin ortadan kalkmasıyla, insanların alternatiflerden tamamen habersiz bir hale gelmelerini ‘sağlamak’ ve eylem güçlerini ellerinden almak. Bu konular başlı başına bir romanın ekseni olabilirlerdi. Üstelik romanda, hem yeni bir dünya düzeninin kuruluşu gibi komplike bir iş, hem de belli bir gerilimde tutulma zorunluluğu içeren, doğal olarak bir öykü var. Bu bakımdan romanın tüm özellikleriyle daha derinlemesine üretilmiş, daha detaylı işlenmiş olmasını tercih ederdim. Belki Orwell uzun romanlardan hoşlanmıyordu veya parlak bir düşünceyi yeterince derin işlemek sabrını göstermedi. Romanda hissettiğim birkaç başka kusurdan ilki: Winston’un 'Kitap'ı okurken en kritik yerde, "İşte burada temel gize ulaşmış bulunuyoruz. Gördüğümüz gibi, Partinin ve özellikle İç Partinin gizemi 'Çiftdüşün' de yatmaktadır. Ama bunun da derininde gerçek amaç bulunur. /.../Bu da..." cümlesinde okumayı kesmesi. Herhalde hiç, hele ki Winston’un durumundaki bir kimse, ani ve acil bir şey olmadıkça, en önemli, en heyecanlı yerde okumayı kesmez ve önemsemezlik etmez. Yazarın tercihini kurgudan kullanması yüzünden, mantıksal bir hatayı göze aldığını düşünüyorum. Yine Winston’ın sık sık annesinin ve kardeşinin ölümünü anlatışı da kopuk kopuk. Romanda bu hatıralarla sağlam bir bağlantı kurulamıyor, hatıralara yeterli bir işlevsellik kazandırılamıyor. Havada kalıyor. Romanı okumamış olup severek okuyacaklara, her ne kadar çocuk kitabı olarak tanınmış da olsa bunun haksız (Klasik bir deyişle: Hem çocuklara hem romana) olduğunu düşündüğüm "Sofi’nin Dünyası"nı da tavsiye ederim. Yazımı romandan yapacağım iki alıntıyla bitirmek istiyorum. "Bir tele ekran görüş alanı içinde ya da genel bir yerde, düşüncelerini serbest akışına bırakmak hiç doğru değildi./.../ Yüzünüze uygunsuz bir anlatım vermek (örneğin, bir zafer açıklanırken şaşkın bir tavır takınmak ) ceza gerektirecek bir suçtu." Ve diğeri: "Onu (‘Kitap’) ben yazdım. Doğrusunu söylemek gerekirse, yazılmasında katkım oldu. Hiçbir kitap bireysel olarak yazılmaz, bilirsin.’’ O’Brien. Kitap: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell, Çevirmen: Nuran Akgören, Can yayınları
|
|
http://tr.wikipedia.org/wiki/Bin_Dokuz_Y%C3%BCz_Seksen_D%C3%B6rt_%28roman%29
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört,
George Orwell tarafından kaleme alınmış
alegorik bir
politik romandır. Hikayesi
distopik bir dünyada geçer.
Anti-Ütopya romanlarının ünlülerindendir. Özellikle kitapta
tanımlanan
Big Brother ( Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla
kullanılmaktadır. Roman, Avrupa'daki Son Adam (The Last Man in
Europe) ismiyle yazılmıştır. Fakat
ABD ve
Birleşik Krallık'taki yayımcısı, ki roman bu iki ülkede aynı
anda satışa sunulmuştur, pazarlama meseleleri nedeniyle romanın
adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört`e (Nineteen Eighty-Four)
çevirmiştir. Roman ilk kez
8
Haziran
1949'da basılmıştır.
Romanın
anti-ütopik dünyasında,
totaliter bir merkezi tek Parti'nin yönetiminde korku,
propaganda ve
beyin yıkama ile halk ve hayatı
manipüle edilmektedir. Roman daha sonra ünlenecek, Büyük
Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları içermektedir.
20. yüzyılın en etkili romanlarından biri olmasının yanı sıra satış
anlamında da çok başarılı olmuştur.
Aldous Huxley'in
Cesur Yeni Dünya isimli romanıyla birlikte, Bin Dokuz Yüz
Seksen Dört İngiliz edebiyatının ilk ve en ünlü anti-ütopik
edebi eserlerindendir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve
içerdiği
terminoloji mahremiyet tartışmalarında sıklıkla ortaya atılmış
ve kalıplaşmıştır. Kitap birçok farklı dile çevrilmiştir. Türkiye'de
Can Yayınları tarafından Türkçe olarak basılmaktadır.
Bu roman aynı zamanda
1984
yılında
beyaz perdeye uyarlanmıştır.
http://www.vaylo.org/11117-utopya-ve-distopya.htmlÜtopy
ütopya Ve
Distopya..............
a
Daha “iyi” bir toplum yaratmak için verilen
çabaları tanımlama amacıyla kullanılan bir terim olan ütopya, gelecekte var
olabilecek hayali bir şehri, ülkeyi veya dünyayı belirli bir kavram
dâhilinde tarif eder. Köken olarak Yunanca "yok/olmayan" anlamındaki ‘ou’ ve
"yer, toprak, ülke" anlamındaki ‘topos’ sözcüklerinden türemiş olan
kelimenin kullanımı, İngiliz hümanist düşünür Thomas More'un 1516'da yazdığı
“Ütopya” isimli kitabıyla yaygınlaştı. İçeriği ekonomik, siyasi, tarihi,
dini veya teknolojik olabilen ütopya, roman türüne has ayrıntılarla
geliştirilmiş, sistemli ve genellikle gerçekçi bir hayaldir. Tersi ise
fenadır.
Distopya
Kötümser bir bakışla hayal edilen veya tasarlanan toplum düzenlerinin veya
karanlık gelecek tablolarının adıysa: Distopya... “Karşı ütopya”, “ters
ütopya” veya “anti ütopya” olarak da adlandırılan bu kavram, ütopyanın
antitezi olarak adlandırılabilir. Ütopya cennetse distopya cehennem. Ütopya
tatlı rüyaysa distopya kâbus. Ütopya bahçeyse Distopya bataklık. Ütopya gün
ışığıysa distopya gecenin körü…
Genellikle otoriter veya totaliter bir hükümet gibi sindirici, zalim ve ağır
bir sosyal kontrol mekanizması üzerine şekillenen distopya kurgusu,
günümüzde ütopyaya göre çok daha popüler. Ütopya klasik ve sıkıcı bir
türken, distopya popüler kültürün yeni fetişi konumunda. Son dönem filmler,
kitaplar, çizgi romanlar arasında sayısız distopya örneği var. Bunun nedeni
açık; ütopyanın gayet iç sıkıcı, distopyanın ise son derece zevkli bir seyri
var. Bu durum biraz da ‘Gündüz Vassaf’ın “Cehenneme Övgü” kitabında altını
çizdiği gibi, insanoğlunun cennete gitmek istemesine rağmen cennetten çok
cehennemi merak ediyor olması gerçeğine benziyor. Distopyanın kendisi çok
daha korkunç olsa da, okuması çok daha zevkli…
Yazın tarihindeki en önemli kabul edilen iki distopya kurgusu, iki ayrı
İngiliz yazara ait: ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ (George Orwell) ve ‘Cesur
Yeni Dünya’ (Aldous Huxley)... “Cesur Yeni Dünya” adını Shakespeare’nin bir
oyunundaki replikten, “1984” ise 1948’de yazılmış olmasından alıyor.
‘Disiplin Toplumu’ndan ‘Kontrol Toplumu’na:
‘Foucault’ insanlığın dönüşümünün Disiplin Toplumu’ndan Kontrol Toplumu’na
doğru geliştiğini öne sürer.
Disiplin Toplumu’na hapishane, tımarhane, okul, fabrika gibi disiplin
kurumları işlerlik kazandırır. Bu denetleyici ve yönlendirici kurumlar
sayesinde toplumun düzene uyumu sağlanır. Kontrol Toplumu’ndaysa durum
farklıdır. Mekanizma biraz daha karmaşıktır. Kontrol Toplumu dışarıdan bir
gücün dayatmasıyla değil, vatandaşların beyinlerine aşılanan, öznelerde
içselleştirilen, farklı bir sistemdir. Görüntüde daha demokratik, özünde son
derece baskıcı bir yaklaşımdır bu da.
Disiplin Toplumu’ndan Kontrol Toplumu’na geçişte düzenleyici kurumlar
insanların kendisine dönüşmeye başlar. İnsan herhangi bir zorlayıcı dışsal
otoriteye gerek kalmadan kendiliğinden bir tür hapishaneye dönüşür.
Eylemlerini kendiliğinden bir özdenetimle kontrol altına alır.
Foucault’nun ‘Disiplin Toplumu’ndan ‘Kontrol Toplumu’na geçiş tarifini ‘Bin
Dokuz Yüz Seksen Dört’ ortamından ‘Cesur Yeni Dünya’ düzenine geçiş olarak
okuyabiliriz.
Büyük Birader’e ne gerek var?
Neil Postman, “Televizyon: Öldüren Eğlence” kitabının önsözünde söz konusu
iki distopyayı zekice karşılaştırır ve Orwell’in değil, Huxley’in
kehanetinin gerçekleştiğini iddia eder:
“Orwell’in uyarısı, dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği
yönündedir. Huxley’in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları
ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktur. Huxley’e
göre insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme
yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır. Orwell
kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise
kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak
isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz
bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar
enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden
gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından
korkuyordu.”
Gerçekten de Huxley Cesur Yeni Dünya’nın önsözünde geleceğin totaliter
devletinde kölelerin köleliklerini sevdiği için zor kullanılmadan
yönetilecekleri bir devlet olduğunu yazar ve “köleliği sevdirmek gazete
yayıncıları ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir” diye ekler.
Özellikle gelişmiş ülkelerde, bazı konularda resmen modern köle durumunda
olmasına rağmen “cool” takılan çağın insanı yenidünya düzenine adeta cool
köle olmaktadır. Zekice kurgulanmış sınırların içine hapsedilmiş
özgürlüklerin tadını çıkarır cool köleler.
Orwell (asıl adı Eric Arthur Blair’dir bu arada) 1984 romanında insanların
acı çekerek denetlenişini anlatıyordu. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında ise
denetleme insanları hazza boğarak gerçekleştiriliyordu. Orwell bizi nefret
ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin,
bizi bu güzel havaların, mahvedeceğinden korkuyordu ve Orwell daha estetik,
derin ve sosyolojik olmasına rağmen Huxley’in kehaneti doğru çıktı.
Asıl ününü Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
adlı kitaplarıyla yapan George Orwell yüz yaşında. Tanınmış
yazar George Orwell, gençliğinde sömürge polisiydi. Daha sonra
yazar ve sosyalist oldu. Yaşamının son demlerinde ise İngiliz
ve Amerikan gizli servislerinin muhbiriydi. İngiltere'den
Hindistan'a, Birmanya'dan İspanya'ya uzanan bir serüvenin,
polislikten sosyalizme, oradan muhbirliğe keskin dönüşler
yapmış, politika ve edebiyatı iç içe yaşamış öznesi olan
George Orwell'i yakından tanıyalım isterseniz.
I. Yaşam Öyküsü
Asıl adı Eric Arthur Blair olan George Orwell, Hindistan
sömürge yönetiminde görevli bir İngiliz ailenin çocuğu olarak
1903 yılında Hindistan'da doğdu. Büyükbabası Hindistan sömürge
ordusunda görev yaptıktan sonra rahipliğe geçen bir kişiydi.
Anne tarafından büyükbabası ise o dönemde yine Hindistan
sömürge yönetiminin bir parçası olan Birmanya'da önce kereste
ticaretiyle uğraşmış, daha sonra kendisine bir çiftlik kurarak
çeltik üretimi yapmıştı.
Dededen babadan sömürge yerleşimcisi bir geçmişe sahip
olan George Orwell, eğitimini İngiltere'de tamamladıktan sonra
Hindistan imparatorluk Polisi'nde bölge müfettiş yardımcısı
oldu. 1922-1928 yılları arasında bu sıfatla Birmanya'da
polislik yaptı. Kendi anlatımına göre, bu görevi sırasında
sömürgeciliğin ve emperyalizmin kötü şeyler olduğu düşüncesine
vardı; yaptığı işten utanmaya başladı ve mümkün olduğu kadar
kısa bir sürede görevden ayrılması gerektiğine karar verdi. Ne
var ki, Orwell, kuramsal olarak sömürgecilikten nefret ederken
bile, pratikte, sömürge yönetimine karşı koyarak günlük görevi
sırasında kendisine ister istemez zorluk çıkaran yerli halka
karşı öfke duymaktan kendisini alamadığını da açık kalplilikle
belirtiyordu.
Orwell, 1928 yılında polislikten istifa etti. Zaten
çocukluğundan beri yazar olmak istiyordu. Artık ekmeğini yazar
olarak kazanma vakti gelmişti. Londra'nın yoksul kesiminde
kendisine ucuz bir oda tuttu. Yoksul ve toplum dışına itilmiş
insanlar arasına karıştı. Paris'te bulaşıkçılık yaptı. Bu
dönemdeki gözlemlerini dile getiren ilk kitabı Down and Out in
Paris and London (Paris ve Londra'da Perperişan) 1933'te
yayınlandı. Ertesi yıl ilk romanı Birmanya Günleri (Burmese
Days) çıktı. Yavaş yavaş kendine özgü bir sosyalizmi
benimseyen Orwell, bununla birlikte, İngiltere'deki örgütlü
sosyalist hareketten uzak duruyor ve bu hareketi sert bir
dille eleştiriyordu. Ocak 1937'de Cumhuriyetçiler safında
İspanya iç savaşına katılarak kralcı faşistlere karşı savaştı.
Farklı görüşlerdeki Cumhuriyetçiler arasında çıkan çatışmada
komünistlere karşı tavır aldı. İçinde bulunduğu grup yasadışı
ilan edilince Haziran 1937'de İspanya'dan ayrılarak Fransa
üzerinden İngiltere'ye döndü. İspanya deneyimini anlatan
Katalonya'ya Selam (Homage to Catalonia) adlı eseri 1938'de
yayınlandı. Bu kitabıyla, zaten hep uzak durduğu geleneksel
sol çevrelerden kesin olarak koptu ve siyasal alanda açıkça
komünizm düşmanı bir çizgiye geldi.
Orwell, İkinci Dünya Savaşı başlayınca İngiliz yayın
kuruluşu BBC'nin Hindistan yayınları bölümünün başına
getirildi. Savaş ortamını fırsat bilerek İngiliz sömürge
yönetimine son vermek için bağımsızlık savaşımını
yoğunlaştıran Hindistan yurtseverlerine karşı, İngiltere adına
propaganda yürüttü. Daha sonraları belirttiğine göre,
"bozguncu" olarak tanımladığı gruplara karşı canla başla
savaşım verirken Hindistan'a yönelik propagandayı yine de
kendince "makul sınırlar içinde" tutmaya çalışıyordu.
Almanya, İtalya ve Japonya'dan oluşan faşist mihver
devletleri ile İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve
Sovyetler Birliği'nden oluşan müttefikler cephesi arasındaki
savaşın en yoğun biçimde devam ettiği bir sırada -1943 yılının
Kasım ayında- Orwell, Hayvanlar Çiftliği'ni yazmaya koyuldu.
Komünizmin insanlık için en büyük tehdit kaynağı olduğunu
düşünüyordu. İleride kitabın Ukrayna dilindeki baskısına
yazdığı önsözde (Mart 1947) belirteceği gibi, "son on yıldan
beri Sovyet efsanesinin yıkılması gerektiğine inanıyordu" ve
"İspanya'dan döndükten sonra Sovyet efsanesini herkesin
kolayca anlayabileceği ve başka dillere kolayca çevrilebilecek
bir öyküyle teşhir etmeyi düşünmüştü".
Kitabını hemen yayınlatmak isteyen Orwell, bu isteğine
anında ulaşamadı. Çünkü, faşizme karşı savaş devam ediyordu ve
kitabın komünistleri rencide ederek Sovyetler Birliği ile
kurulmuş olan cepheye zarar vereceğinden korkan yayıncılar
başlangıçta kitabı yayınlamayı reddettiler.
Kitap ancak İkinci Dünya Savaşının sona erdiği, Soğuk
Savaşın ilk belirtilerinin ortaya çıktığı, ABD ve
İngiltere'nin Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin bozulmaya
yüz tuttuğu bir sırada, Ağustos 1945'te yayınlandı. Soğuk
Savaş havası yerleştikçe kitap büyük bir başarı kazandı ve art
arda dünyanın çeşitli dillerine çevrildi. (Bu arada, kitabın
Halide Edib Adıvar tarafından yapılan ilk Türkçe çevirisi
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1954 yılında yayınlandı).
Kitap Orwell'e dünya çapında ün ve büyük servet
kazandırdı. İngiliz ve Amerikan gizli servisleriyle ilişkiye
giren Orwell, onlara tehlikeli eğilimler taşıdığını düşündüğü
muhalif aydınların bir listesini sundu. Hayvan Çiftliği ve
ardından yazdığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabı ile bu
kitaplardan yararlanılarak yapılan filmler, Soğuk Savaş'ın
kültür alanındaki en büyük operasyonlarından biri olarak
Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı CIA'nın desteğiyle bütün
dünyaya dağıtıldı. George Orwell, 21 Ocak 1950'de öldü.
II. Dünya Görüşü
Şimdi de, George Orwell'in Hayvan Çiftliği romanına ve bu
romanın yazılışına ilişkin açıklamalarına bakalım. Romanın
öğelerinden ve açıklamalardaki ipuçlarından yararlanarak
yazarın dünya görüşünü saptayabilir, belki yaşamındaki keskin
dönüşleri bile bir ölçüde anlayabiliriz. Hayvanizm
Hayvan Çiftliği'nde bir hayvan devriminin öyküsünü
anlatır. İngiltere'de Jones adlı bir beyin çiftliğinde yaşayan
bütün hayvanlar, ihtiyar Major adındaki zeki ve saygın bir
domuzun Hayvanizm adlı öğretisinden etkilenerek birleşirler ve
isyan ederler. Hayvanizm ilkelerine göre, insanlar
sömürücüdür; ürün vermeden yiyen tek yaratık onlardır. Halide
Edib'in Türkçesi ile aktarıyorum: "İnsan süt vermez,
yumurtlamaz, tavşan tutabilecek kadar hızlı koşamaz, hayvan
gibi çift sürmeye takati yoktur. Fakat gene de insan bütün
hayvanların hakimidir. Hayvanları o çalıştırır, onları ancak
açlıktan ölmeyecek kadar doyurur, gerisini kendisine saklar.
Yeri süren bizim emeğimiz, toprağa bereket veren bizim
gübremizdir, fakat bütün bunlara rağmen, hiçbirimizin,
sırtımızdaki deriden başka bir şeyimiz yoktur. ... İnsanı
ortadan kaldırın, emeğimizin mahsulü bizim olur, bir gecede
hür ve zengin oluruz. ... İnsan size insanlarla hayvanların
menfaati müşterektir, birinin refahı ötekinin refahına
bağlıdır derse kulak vermeyin. Hepsi yalandır. İnsan,
kendininkinden başka hiç bir mahlukun menfaatini gözetmez.
Hayvanlar arasında tam bir birlik, mücadelede tam bir
beraberlik olmalıdır. Bütün insanlar düşman, bütün hayvanlar
yoldaştır. ... İnsanın bütün âdetleri kötüdür. Bütün bunların
fevkinde [üzerinde] olan şey, hiçbir hayvanın kendi cinsine
zulmetmemek mecburiyetidir. Zayıf veya kavi [güçlü], zeki veya
aptal, hepimiz kardeşiz. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı
öldüremez. Bütün hayvanlar müsavidir [eşittir]."
Devrimden Sonra
İsyan başarıya ulaşır, hayvan devrimi gerçekleşir.
Sömürücü insanların mülkiyetindeki çiftliği ele geçiren
hayvanlar, başlangıçta hayvan devriminin ilkelerine uygun bir
eşitlik toplumu kurarak özgürlüğe kavuşurlar. Ancak bir süre
sonra hayvanlar arasında bir kutuplaşma ve kastlaşma meydana
gelir. Devrimin önderliğini yapan az sayıdaki zeki domuz,
çoğunluğu oluşturan, güçlü kuvvetli ama aptal hayvanları
aldatmaya ve sömürmeye başlarlar. Devrim ilkelerine adım adım
ihanet ederler. Başka çiftlikleri elinde tutan insanlarla
işbirliğine girişirler ve insanların düzeninden çok daha
acımasız ve kötü bir düzen kurarlar.
Kısacası, sömürücü insanlara karşı devrim yapan hayvan
toplumunun bütün çabaları boşa gitmiş, gelen gideni aratmış,
iyi niyetle başlayan yeni bir toplum kurma düşü bir kâbusla
sona ermiştir. Ütopyanın vardığı yer karşı-ütopya olmuştur.
Yeryüzü cennetini kurmak isteyenler tastamam bir cehennem
yaratmışlardır. Öyküde verilen mesaj apaçıktır: Başka bir
dünyanın mümkün olduğunu düşünmek, özgürlük ve eşitlik peşinde
koşmak, düzeni değiştirmek istemek, direnmek, savaşım vermek
boşunadır. Mevcut düzenden başka bir düzen kurmak mümkün
değildir. Ortaklaşa eylemle yeni bir dünya kuramayız. Devrim
anlamsızdır. Efendiler ve köleler, sömürücüler ve
sömürülenler, yönetenler ve yönetilenler hep olacaktır-bundan
kaçış yoktur.
Esin Kaynağı
George Orwell, öyküsünün esin kaynağını şöyle açıklar: Günlerden bir
gün, küçücük bir çocuğun koca bir atı daracık bir patika boyunca sürdüğünü
görmüştür. Çocuk taş çatlasa on yaşındadır. At ne zaman geri dönmeye kalksa
çocuk elindeki kırbaçla onu istediği yöne götürmektedir. "Bu sahneyi
görünce, birden anladım ki, şayet hayvanlar güçlerinin bilincinde olsalardı,
bizler onları asla yönetemezdik; insanlar hayvanları tıpkı zenginlerin
proletaryayı sömürdüğü gibi sömürüyorlardı."
Elitizm
Raymond Williams, bu noktada Orwell'in proletaryayı hayvanlara
benzetmesindeki hıza dikkat çekerek, bu mecazla yoksul emekçileri hayvanlar
gibi güçlü ama bilinçsiz sayan bir anlayışın dışa vurulduğunu belirtir.
Hayvanlar nasıl güçlü ama bilinçsizse; yoksullar da aynı şekilde güçlü ama
bilinçsizdir. Güçlerinin bilincine varamayacakları için hayvanlar da,
emekçiler de sömürülmeye mahkûmdur. Hayvanlar nasıl bilinçlenemezse,
emekçiler de bilinçlenemez ve dolayısıyla gerçek bir devrim imkânsızdır.
Emekçileri, yoksulları, sade insanları, sokaktakileri insan saymama
yaklaşımı, Orwell'in çocukluk ve okul yıllarında edindiği bir niteliktir.
Bir efendi, bir sömürgeci olarak yetiştirilmesinin sonucudur: "Çocukluğumun
ilk yıllarında, benimkine benzer bütün ailelerin çocuklarının hemen hepsi
gibi, ben de 'sade' insanları neredeyse insan-altı bir tür sayardım." Aynı
şekilde, okul yıllarında "işçi sınıfına mensup kişilerin insan olduğuna
ilişkin hiçbir kavram edinmemiştim. Uzaktan baktığımda onlara acırdım, ama
ne zaman onların yakınına gelsem, yine onlardan nefret eder, yine onları
küçük görürdüm."
Sömürge polisliğinden utanmaya başladığı, emperyalizmin kötü bir şey
olduğu bilincine vardığı yıllardaki duygu ve düşüncelerini anlatırken ise
şöyle diyordu: "Sadece emperyalizmden değil insanın insanı kullaştırmasının
her biçiminden kaçmak zorunda olduğumu hissettim. Ezilenlerin arasına
karışmak, onlardan biri olmak ve onları ezenlere karşı onlarla aynı tarafta
olmak istedim. ... Bu şekilde düşüncelerim İngiliz işçi sınıfına doğru
yönelmeye başladı. İşçi sınıfının farkına gerçekten ilk kez varıyordum ve
başlangıçta bunun tek bir nedeni vardı: Onların sayesinde kafamda bir
benzerlik kurabiliyordum. Birmanya'da Birmanyalılar nasıl adaletsizliğin
simgesel kurbanları rolünde idiyseler, İngiltere'de de işçiler
adaletsizliğin simgesel kurbanları rolünde idiler."
Görüldüğü gibi, Orwell'in zihniyet dünyasında, ideolojik ve siyasal
tutumu bir kutuptan öbür kutba kayarken bile, değişmeyen bir öğe vardır.
Sömürge halkları, İngiliz emekçileri, hayvanlar-bunların hepsi acı çeken
kurbanlardır, ama hepsi bilinçsizdir ve bilinçlenme yeteneğinden yoksundur.
Düz kurbanlardır hepsi, kendilerini kurtarmaktan acizdirler; onlara sadece
acınır.
Sömürücülerin Söylemi
Bu zihniyet dünyasında bireyler, gruplar, sınıflar ve halklar
akılcı/akılcılıktan yoksun, bilinçli/bilinçsiz, uygar/vahşi, özgür
ruhlu/köle ruhlu, yönetmeye layık/yönetilmeye mahkum olarak ikiye bölünür.
Mülk sahipleri ile mülksüzler arasındaki sosyo-ekonomik bölünmenin çeşitli
düzlemlerde dışa vurumu olan bu ideolojik söylem, dünya çapında proletarya
sorunu ile sömürge sorununu yaratmış olan ve bu sorunları çözme yeteneğinden
yoksun bulunan burjuva uygarlığının ürünüdür.
Hem kendi ülkesinin emekçilerini sömüren, hem başka ülkelerin
halklarını sömürgeleştiren bu uygarlığın tarihin son sözü olduğu anlayışını
dayatma işlevini gören bu söylem, insan eyleminin güçsüzlüğü dogmasını yayar
ve gelecek konusunda karamsarlığı pekiştirir. Umudun değil, umutsuzluğun
savunuculuğunu yapar. Aijaz Ahmad'ın vurguladığı gibi, Orwell'de bu
umutsuzluk bir saplantı halindedir. Bu saplantının temel öğesi, insanların
hep birbirlerine ihanet ettiği ve edeceği varsayımıdır.
Özel bir nedene veya koşula bağlı olmadan, insanın yapısal bir özelliği
olarak sunulan bu öğe, Hayvan Çiftliği'nde öykünün temelinde yer alır.
Öyküde aydınları simgeleyen domuzlar, devrim ilkelerine ihanet ederler ve
halk kitlelerini simgeleyen öbür hayvanları, atları, koyunları, tavukları
vb. sömürmeye başlarlar. Bu olgu, metinde yazınsal bir gereklilik olarak
ortaya çıkmaz, ideolojik bir önyargı olarak metne dışarıdan dayatılır.
Hayvanizm öğretisinin kurucusu ihtiyar Major saygın bir domuz olarak
betimlenirken devrimi saptırarak eski düzenden daha kötü bir diktatörlük
kuran Napoleon'un niçin böyle bir kötülük yaptığını yazınsal metnin kendi iç
gelişiminden anlamak mümkün olmaz. Napoleon'un ihaneti, yazarın metne dıştan
bir müdahalesinden ibarettir. Bu müdahalenin halk kitlelerini aydınlara
karşı şartlandırmayı amaçlayan ideolojik işlevi açıktır. Orwell, BBC'de
çalışırken nasıl Hindistan yurtseverlerini "bozguncu" olarak karalayan
propaganda kampanyalarını yürüttüyse, Hayvan Çiftliği'nde de aynı şeyi
yapmış olur. Orwell, sömürücü ideolojisini metnin yazınsal gerçekliğini
örseleme pahasına Hayvan Çiftliği'ne dayatır.
Yazarın insanların ortaklaşa eylemi konusunda umutsuzluk aşılama
işlevini yerine getirmek amacıyla yarattığı bir başka karakter, Benjamin
adlı eşektir. Benjamin, inançsızlığın simgesidir, toplumda hiçbir şeyin
değişmeyeceğinden, gelenin gideni aratacağından emindir ve öykünün sonunda,
inançlı, çalışkan ve özverili kahraman arkadaşı Boxer adlı at değil, kendisi
haklı çıkar.
Bu örneklerden de anlaşılabileceği gibi, Hayvan Çiftliği'ne damgasını
vuran söylem, bir direniş ve özgürlük söylemi değil, özgürlük ve eşitlik
savaşımının anlamsız olduğu söylemidir. George Orwell, kitabında, eşitlik,
özgürlük, dayanışma değerlerini, insanların ortak eylemleriyle kendi
geleceklerini belirleyebilecekleri inancına dayalı özgüven duygusunu yok
eder. İnsanlara umut değil, karamsarlık veren bir söylem geliştirir.
Sömürüye karşı ayaklanmanın anlamsız olduğunu; bağımsızlık, özgürlük ve
eşitlik için savaşımın sömürücü yönetimlerden bile daha kötü sonuçlar
doğuracağı mesajını verir. Edebiyat ve toplum ilişkisi, sanat ve siyaset
ilişkisi açısından bakıldığında, Hayvan Çiftliği'nden yükselen ses, sömürü
düzenlerini korumaya çalışan kapitalistlerin ve emperyalistlerin sesidir.
KAYNAKLAR
Ahmad, Aijaz (1992), In Theory: Classes, Nations, Literatures. London:
Verso.
Cesaire, Aime (1950-2000), Discourse on Colonialism. New York: Monthly
Review Press.
Orwell, George (1954-1990), Hayvan Çiftliği. İstanbul: Milli Eğitim
Bakanlığı Yayınları.
Orwell, George (1958), The Road to Wigan Pier. New York: Harcourt.
Orwell, George (1968), Collected Essays, Journalism and Letters of George
Orwell. Four volumes, edited by Sonia Orwell and Ian Angus. New York:
Harcourt.
Saunders, Frances Stonor (1999), The Cultural Cold War. New York: The New
Press.
Williams, Raymond (1971), George Orwell. New York: The Viking
Press
|