| Ağlayan Dağ Susan Nehir
2008 Orhan Kemal Roman Armağanı
"Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu
bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar."
Kuş Diline Öykünen kitabının yazarı Ayşegül
Devecioğlu’ndan bu kez Çingenelere dair bir roman…
...ağaçların toplantı yaptığı kasvetli kırda kocaman
bir gökkuşağı belirdi. Öylesine güzeldi ki onu ancak yalan
yaratabilirdi. İsmi ve yüzü olanlar adsız ve yüzsüz olana
dönüştüğünde cesetlerin ardında, yakılmış yıkılmış evlerin,
ölü çocukların, boğazlanmış hayvanların ardında yalnızca
dokunsan kırılacak bu yalan kalırdı. Yaşanmış iyi şeylere,
başka türlü de yaşanmış olduğuna, başka türlü de
yaşanabilecek olduğuna dair... Öylesine arsız bir yalandı
bu. Yüzü bile kızarmayan bir yalan... Zayıf bacaklarının
üstünde titreyerek duruyor, narin kanatlarını gizliyor,
kuvvetli bir esintide uçup gitmemek için direniyordu.
Öylesine hazin bir yalandı bu. |
“Söylenemeyeni Söyleyebilme Erdemi”
Hande Öğüt, , Mesele, Haziran 2007.
“Gördüğüm ama asla görmediğim
şeyin öyküsü...
Görmediğim o şeyi, bütün yaşamım
boyunca gördüm ve
kendi kendime anlattım.”
(Joyce Carol Oates, “Mutluluk”
adlı öyküsünden)
Söz, kişiye yalnızca gündelik gerçekliği değil, aynı zamanda
kendi hakikatini de öğretir. Varlığının bağlı bulunduğu en
belirleyici hakikatini... Ancak sözün gümüş, sükûtun altın
olduğu temrininin kutsandığı toplumlarda, söylemektense susmak,
yazmaktansa anlatmak, hatırlamaktansa unutmak yeğdir.
Oydaşmadan, riayet etmekten sapan bireyler, devletin ideolojik
aygıtının çarklılarınca ezildiği gibi toplumsal ahlâk
mekanizmasının da dışına itilirler. Ya dışlama ve ihraçla tehdit
edilirler, ya da tarihlerini unutmaya zorlanırlar. Ayşegül
Devecioğlu, kitle tarafından kendi sesinden uzaklaştırılarak
sindirilenlerin, genetik olarak belirlenen bilinçaltı dışlanma
korkusu yüzünden susanların, unutmakta buruk bir teselli
bulanların öykülerini anlatır bizlere.
Gördüğü ama görmediğine inandırıldığı ‘o şey’in, o şeyle
başa çıkamayanların öyküsünü, âdeta kendi kendine anlatır; evet!
Çünkü bağırmadan, slogan atmadan konuşur; suskunluk sarmalını
mırıltının kadim ve tılsımlı etkisiyle aralar. Pierre Bourdieu,
yaşam öyküsünün öncelikle sessiz, sedasız etnologlarda, sonra
daha gürültülü biçimde toplumbilimcilerde ortaya çıktığını
söyler. Diyeceğim, Devecioğlu da bir etnologmuşçasına, sessizce
anlatır yaşamların öykülerini; görülen ama görülmez kılınan,
ifşa edilmesi gereken ama üzeri örtülen, ömür boyu bir sır,
tabu, utanç, yasak ve azap olarak söylenemez hale getirilenleri,
darbeyle telef edilen hayatları, gözaltında tecavüze uğrayan
kadınları, tarihleri bir alaysamanın, küçümsemenin perdesiyle
örtülen etnik grupları, kadim kültürleri... Komployla örülen
kaderi, kazaya bağlı kader olarak gösteren sistemi ve siyasayı
içeriden, kolektif hafızayı içeren ama ‘içli’ olmayan bir
bakışla aktarır, anlatır.
Hakikat sorunu karşısında bütünüyle ilgisiz konumda
bulunma olgusuna, tabuları sarsarak muhalefet eden Devecioğlu,
kadın, birey ve toplum sorunlarını siyasal bir perspektifle
dillendiren, ‘80 sonrasının en önemli yazarlarından kanımca.
Çünkü onun temel meselesi, söylenemeyen üzerine söz söylemek,
hikâyesini anlatamayanların sesi olmak, bir yandan da bir
büyüme-bilinçlenme öyküsü sunmak...
Zira söylenemeyenin üzeri sürekli örtülür, yine bir başka
sözle. Gerçek söz ile gerçek olmayan söz, doğru ile yalan ikame
edilir; bir hayatta kalma stratejisine dönüşür yalan. Hoş,
gerçek dediğimiz nedir? Hakikat konusundaki ilgisizliği, bireyin
hafıza ve bedenini sakatlayarak gerçekleştiren güç teknikleri,
yaralamaya, kapatmaya, örtmeye meyyaldir her daim. Toplum,
Zygmunt Bauman’ın dediği gibi, ‘muazzam ve sürekli bir örtme
operasyonu’ değil midir? Ancak örterken, şunu gözden kaçırır; bu
kaçışın ortaya çıkarmayı başardığı en iyi şey, üzerini örttüğü
kaos ve pislik tarafından sürekli parçalanan, yırtılan ve
katlanan, ince bir düzen naylonudur. Modern toplumun yarattığı
gerçekle aramıza koyduğu yorumlayıcı filtreler yırtıldığında ne
olur? Yüzleşmekten ölesiye korktuğumuz geçmişi sorgulamanın
bedeli, yaralanmak, kanamak, kendine yeni bir dünya, belki yalan
bir masal yaratmak ya da hepten nisyana terk etmektir.
Son romanı
Ağlayan Dağ Susan Nehir’de bile isteye tarihini unutmuş,
unutmayı ölümle ikame etmiş bir cemaati anlatırken; ilk romanı
Kuş Diline Öykünen’de geçmişi kendine cebren ve hileyle
unutturulmuş, unutuşun tek yaşama biçimi olduğu massedilmiş bir
dönemin gençlerini odağına yerleştiren Devecioğlu, gerçeğin
ötesine geçerken olayı yeniden okur ve yazgısal okumasını yapar.
Her iki romanında da toplumsal tahayyül tarafından unutturulan,
bir başka türlü tasavvur ettirilen tarihi olay ve olgulardan
yola çıkarak 12 Eylül’ü, yok edilen Trakya Çingeneleri’ni,
Auschwitz’i, Maraş Katliamı’nı bir araya getirerek, diğerini
gizleyen ya da eşlik eden gerçek olayların arketipini inceler;
kilidin şifresini, onun kendi ikiziyle olan ilişkisini
çözümleyerek açar.
Faşizmin köklerine dek götürür okurunu, farklı coğrafya
ve zamanlarda geçen olayları bir kurmacada birleştirerek
Devecioğlu. Anlattığı hikâyedeki olayın neyle takas edilebilir,
neyle edilemez olduğunu görürüz böylelikle. Sükût, nisyan ve
tabiyetle takas edilemez, geçmişin acısı. Ancak konuşulmalı,
dile getirilmeli, söylenmelidir. Üzerinden zaman geçen
travmaları bir imgeyle temsil etmek, imkânsızlıkla baş başa
bırakır, kişiyi; aynı zamanda, her türlü imgeyi kışkırtarak,
yaşantının suskunluğuyla ikame olunur.
12 Eylül’ü bizzat içeriden yaşayan Devecioğlu, bir dönemi
anlatmanın en iyi yolunun ‘hayaletler’ olduğunu biliyor ve bunu
romanlarında kullanıyor. Zizek’in dediği gibi, belki de bir
dönemi özetlemenin en iyi yolu, onun toplumsal ve ideolojik
yapılarını tanımlayan belirgin özelliklerine değil, bu dönemi
sık sık tedirgin eden, var olmayan şeylerin gizemli bölgesinde
ikamet etmelerine rağmen ısrarla direnen, etkilerini sürdürmeye
çabalayan, inkâr edilmiş hayaletler üzerine odaklanmaktır. Kaldı
ki insan da, ideolojik bir inşa ya da bir hayalettir.
Çingene’nin Kadim Yalan Tiyatrosu
Son romanında bir Çingene’nin, Naciye Abla’nın öyküsünü
anlatıyor Devecioğlu. Eskimeyen, anlatıldıkça daha çok merak
edilen şeyin, dile getirilemeyen olduğunu bilen, yersiz yurtsuz
bir çingenenin hikâyesini... Ömrü boyunca kendi kimliğinden
göçmeye çalışmış bir Çingene’nin, ama aynı zamanda da
anlatıcının hikâyesini. Öyküsünü nasıl anlatacağı konusunda
sınırsızca özgür olan anlatıcı, hikâyesini gerçeğe teslim etmek
değil, hikâyesiyle gerçeği teslim almak niyetindedir.
Çingene’nin hikâyesini, yazarken, adı ‘ağlayan nehir’ anlamına
gelen bir Balkan kasabasında hatırlayan kadın anlatıcı, Naciye
Abla’nın ölümünden yıllar sonra başlar onu anlatmaya...
Hatırlama anları anlatıcının gözünde zamana, zamanın
unutturduklarına karşı bir direniş biçimidir. ‘80 darbesinden
sonra, zamanın hafıza üzerindeki yıkıcı etkisini bizzat kendi
deneyimiyle yaşayan anlatıcı, Naciye Abla özelinde, unutulmuş
bir halkı, yakın dönem tarihiyle birlikte hatırlar. Evlerinde
yardımcı, bakıcı olarak çalışan Naciye Abla’yla ömür boyu süren
ilişkisini anlatırken, Çingene’yle arasındaki duygusal bağın
gizemini de keşfetmeye çalışır anlatıcı. Belki de ortak bir
şeyleri olmayanların ortaklığıdır bu.
Zira anlatıcı, Cumhuriyet ideallerini benimsemiş orta
sınıf bir ailenin kızı, Naciye Abla’ysa okuma-yazması dahi
olmayan bir çingenedir. Aralarında kültürel, etnik, dinsel
farkların yanı sıra epey yaş farkı da vardır üstelik. Naciye
Abla, rasyonel cemaat tarafından çingene olması hasebiyle
dışlanmıştır. Ancak onlar birbirlerine olan güvenleri,
birbirleri için oluşları, bilgi aktarımlarıyla öteki cemaati
kurmuşlardır aralarında. Anlatıcı, Naciye Abla’yı anlamanın,
onun düşüncesi üzerine çöken buyruğu hissetmekle
gerçekleşeceğine inanır. Düşüncesinin her zaman itaat etmiş
olduğu buyruğa meydan okuyan bir başka buyruktur ama bu. Naciye
Abla’nın anlatıcıyı bağlayan gücüdür buyruk...
Ötekini tanımak, onun konumunun yerçekimi yasalarının
ürünü, hareketlerinin de fiziksel baskıların sonucu
olmadıklarını, kendi düşüncesinin kendi iradesi için formüle
ettiği bir temsilin hükmü altında olduğunu görmek demektir bu.
Ki anlatıcı, Çingene’nin yalan tiyatrosunun kadim sahnesinde
görür, temsil edilenin aslında gerçek olduğunu. Kendisiyle ortak
hiçbir şeyi olmayan ötekiyle karşılaştığı bu alan, öteki
cemaat’tir. Burada ötekiyle sadece sözleriyle değil, çıplak
gözleri, boş elleri ve sessizliğiyle, yaralanabilirliğiyle
yüzleşir anlatıcı. Öteki, ‘ben’in rasyonel buyruğunun
tutarlılığını bozan davetsiz bir misafir, bir ıstırap yüzeyidir.
Ama onunla ancak, irade dışı bir hareketle, kimsenin mülk
edinemeyeceği ilkselin, yani sıcaklığın, havanın, ışığın,
toprağın içine gömülerek karşılaşıyor oluşumuzdandır, bu ortak
aidiyet hissinin büyüsü. Onu bir kez duyumsayınca da peşini
bırakmayız.
Çingene’nin ölümünün ardından, onun öyküsünün peşine
düşer anlatıcı. Çünkü ötekinin kendisine sunduğu dokunuş, sadece
ötekine ait olmayan bir ıstıraba çeker anlatıcıyı ve onun
acısının kaynağına doğru gider, içinde onun ıstırabıyla... Çünkü
ötekinin ıstırabının, çektiği acının, kendini saklama çabasının
ve korkusunun farkına varan şey, beceriyi şefkatle dokunmaya
çeviren, insanın elindeki hareket; bakışları saygıyla
hedeflerinden aşağı çeken, insanın gözlerindeki hareket; ve
söylenenin tutarlılığını bozan, kavramlarını ve sebeplerini
birbirine karıştıran, mırıltılar ve sessizlikle işini
zorlaştıran insanın sesindeki bu belli belirsiz harekettir.
Bu kımıltı bazen kekemedir. Yerleşikliğin imkânsız
olduğunu bilip yerleşik hayatı kekeleyerek yaşayan Çingene’nin
dilinde kekeleme; bir kuşla hasbıhalı tercih eden Gülay’ın
dilinde mırıltıdır. Nurdan Gürbilek’in söylediği gibi, “İnsanın
bir yabancının bakışını üzerinde hissetmeden kendi kendine ya da
bir benzeriyle gerçekleştirebileceği gerilimsiz, alçak sesli
konuşma”dır mırıltı... Yitirilen bir sesi yeniden yaratmaya
çalışırken kimi kez ürkek davranan, kimi kez bilinçle kendini
saklayan, çokça da alçak sesle konuşan romanlarını, ötekinin
‘yanında olma’ ve ‘ile olma’dan çıkararak ‘için olma’ya getirir
Devecioğlu. Anlatıcı, olay örgüsüne o denli katılır ki bir süre
sonra kahramanıyla özdeşleşir, onun için olur –anlatılan sanki
kendi hikâyesidir.
Kendilerine has karakteristik özellikleri ne olursa olsun
kahramanlar, ortaklıklar sergilerler; yazarın mesele edindiği
ahlâki sonuçlar adına belirleyici ortak özelliklerdir bunlar. Ki
her iki romanda da yapısal ve kurgusal olarak iki özellik göze
çarpar: parçalılık ve epizodiklik ile iki özelliğin bir
aradalığından oluşan bütünsellik...
Ağlayan Dağ Susan Nehir’de de,
Kuş Diline Öykünen’de de ana hikâyeye bağlanan küçük
hikâyecikler mevcuttur; Devecioğlu yazar ve anlatıcı olarak
kahramanlarıyla, hikâyecikleriyle birliktelik içindedir.
Bu birliktelik, Bauman’ın formülasyonuyla açıklarsam;
‘yanında olmak’, ‘ile olmak’lıkla başlayıp ‘için olmak’a dek
ilerler. Epizodikliğini, karşılaşmaya yüklediği anlama borçludur
bu kurmacalar. Ötekiyle karşılaşmayla ilgili ne varsa,
karşılaşmanın süresi içinde yaratılır. Parçalı epizodik
karşılaşmanın amacı sonuçsal olmama niyetidir ki, anlatıcının
kahramana dair anıları, anladıkları, andıkları bitmez, ona dair
keşifleri sonuçlanmaz. Bu düzenekte birbirleriyle yan yana
konumlanırlar.
Çingene (Ağlayan
Dağ Susan Nehir) ve Gülay (Kuş
Diline Öykünen) ile ben-anlatıcı yan yanadır. İlkin
kahramanlar ön plandadır; ben-anlatıcıysa onları, kendi
hayatındaki bağıntıyla ve bağlamıyla anlatırken, kişisel
tarihini geri planda tutar. Ancak ötekiyle etkileşimi öncelleyen
ilinti, güncel olanın içinden çıkar. Anlatıcının şimdiki
zamanında, o ânın oluşmasında belirleyicidir, ötekinin hikâyesi.
Bu nedenle anlatıcı benlik, o ânın içinde fazla rol ve yer
almaz, sözü diğerine devredercesine, onun dilini konuşmaya
başlar.
Çingene’nin tarihini anlatmaya başladığında, hikâyeye yan
kahramanlar da katılır yani seçilen/ayrımsanan ötekilerin
katılımıyla ‘yanında olma’ kipinden ‘ile olma’ kipine geçer
anlatıcı. Bu durum, Ayşegül Devecioğlu’nun diğer romanı için de
geçerlidir.
Kuş Diline Öykünen’de de, anlatıcı ile italik hikâyenin
yazarı İbrahim, Gülay ile ‘Üsküdar’a Gidelim Kuşu’ ve Yavuz,
birbirleri iledir; yan yanadırlar. Bu kiplerin ardından roman
kişileriyle, anlatıcının birbirleri ‘için olma’ sürecine
geçilir. Çingene’yle birlikteliği bütün ve süreklidir
anlatıcının; artık ‘onun için’ olmuştur. ‘İçin olmak’ı şöyle
açıklar Bauman: “İçin olmak, ile olma koşulu altında, her
karşılaşmanın kendisinden geçici bir kopuş olduğu ve her
karşılaşma vakasından sonra partnerlerin kendisine döndüğü bir
temel çizgisi olan bu parçalanmışlığı tamamen ortadan kaldırır.”
Artık kopuşun olmadığı bir çizgidir bu; tecritten
bütünlüğe doğru bir sıçrama! Romanın sonunda birbirleri için
olan anlatıcı ve kahraman, öteki’nin eşsizliğini korur, savunur.
Onu öylesine içselleştirir ki giderek onun için(de) olur.
Nitekim anlatıcı, Ortaköy’de bir çingeneye fal baktırdığı günü,
falcının yalanlarını iyimserlikte dinlediği günü anlatırken
birden Çingene’nin sesi olur sesi, onunkine dönüşür düşüncesi.
Ve kendi söylemi, ötekininkiyle yer değiştirir: “Lakin bu garip
Romancık, karşısında oturup da iki-üç tane baklayla bir nazar
boncuğundan kaderini öğrenmeye çalışan gacodan niye utansın ki
kızanım? (...) Fala inanmaz Çingeneler. Fal, boş hayaller
peşinde koşturur adamı, umuda düşürür ki ateşe düşmekten
beterdir bak.”
Kuş
Diline Öykünen’deyse kuş dili, Gülay için bir başka
dilin imkânından yararlanarak özgürleşmektir. Ötekinin bir öykü
gibi düzenlenmiş olan hayatı, başlangıcından, kökeninden,
miyadına hem bir amaç hem de erek (telos) olan zamandizinsel bir
düzene uygun olarak gider. Ancak bu daima geçerli değildir.
Anlatı, her zaman için katı zamandizinsel silsileler dahilinde
ortaya çıkmamış olmakla birlikte, anlaşılabilir bağıntılara göre
sıralanmış/düzenlenmiş bölümler biçiminde düzenlenme eğilimi ya
da iddiasında olan olaylar da önerir, Bourdieu’ye göre. Yaşam
öyküsünün öznesi ve nesnesi, bir bakıma anlatılan hayatın (ve
üstü örtük biçimde her hayatın) anlamına ilişkin koyutu kabul
etmede aynı çıkara sahiptir. Anlatıcı, kendisi de oluş halinde
olan ve bitmek bilmez dönüşümlere tabi olduğundan, bir uzamda
art arda sahip olduğu konumların dizisi olarak yörünge
kavramının oluşmasına götürür okuru.
Devecioğlu iki romanında da, özel adı olan
kahramanlardan, dahil bulundukları anlam dünyasının içinde
olgusal ve kavramsal olarak söz eder.
Kuş Diline Öykünen’in Devrim’i ‘Çocuk’;
Ağlayan Dağ Susan Nehir’in Naciye Abla’sı ‘Çingene’dir
çoğu zaman. Çünkü onlar ne kendi halklarındandır, ne de
diğerlerinden. Onlarla özel ilişkilerinde adlarıyla bahsederken,
büyüme ve bilinçlenme döneminde, dahil oldukları olguyla anan
her iki anlatıcı da, özel ismin oluşturduğu bu tamamen tekil
adlandırma yöntemini zaman zaman terk ederek biyolojik bireyin
kimliğinin, eyleyici olarak devreye girebileceği bütün
alanlarda, yani bütün muhtemel yaşam öykülerinde güvence altına
alan sabit ve süreğen bir toplumsal kimlik olduğunu gösterir.
Böylece hem parçalanmış çoğul bir öznenin, anında açımlanması
hem de özel isimle toplumsal olarak verilmiş bir kimliğin
dünyalarına özgü çoğulluğunun ötesindeki sürekliliği vurgular.
Öteki olarak çingene de devrimci gençler de ante portas
(kapıdaki) yabancıdır ve iki yüze sahiptir. İlk yüz ayartıcıdır,
çünkü gizemlidir. Çingenenin anlattığı masallar, evde yasak
olanı yıkarak ortamı karnavallaştırması, kadınlığın yasak
bilgisini aktarması, haz vericidir. İkinci yüzse tehditkâr ve
tekinsizdir. Sanki onların egzotik dünyasında, insan yüreğinin
kaldıramayacağı bir uğursuz trajedi gizlenmektedir. Öteki,
egzotik otantikliği övülerek, etnik kökleri sevimlileştirilerek
bir tür ters ırkçılığın nesnesine indirgenir ancak.
“Bizim için Naciye Abla âdeta bir oyuncak, sevilen bir
eşyaydı.” Naciye Abla’yı korkutmak, kandırmak, özellikle
okuma-yazma bilmediğini öğrendikten sonra onunla çeşitli
biçimlerde dalga geçmek, en büyük eğlencesidir anlatıcının ve
erkek kardeşinin. Naciye Abla’nın okuma yazma bilmemesi onu
egzotik bir karakter haline sokar ailede. Zaten yıllar yılı
korkutulmuş, daha da korkmamak için kendi imgesini reddetmiş bu
Çingene’yi, Naciye Abla’yı ne zaman gerçekten duyumsar ve onun
için olur peki anlatıcı?
Doğduğu kentin karanlık tarihinden, ancak üniversitede
okuyan erkek kardeşinin doktora çalışması sırasında haberdar
olur anlatıcı. Trakya’da Yahudi mahallelerine yapılan saldırıyı,
çingenelerin ve yabancıların üstünü atmıştır dönemin gazeteleri.
Üniversitede okuyan erkek kardeşiyse Çingenelerin suçlanmasının,
resmi makamların haberdar olduğu organize saldırıyı gizleme
amacını taşıdığını söyler. Erkek kardeşi tez hocası tarafından
engellenip caydırılınca anlatıcı, kendisine yöneltilen sorulara
ısrarla cevap vermeyen Çingene’yi anlama ve masallarını başka
türlü okuma devresine girer. Çünkü masallarda tekinsiz bir
hayalgücü, özneler ve nesneler dünyasının güvenli sınırlarının
dışına çıkarak ayrımları belirsizleştirebilir ve bizi hayvansal
içkinliğe taşıyabilir. Hem masal, gerçekle aynı bedendendir,
“onunla aynı kanlı etten ve kemikten”.
Masallarını kendini doğaya adayarak, yurdunu müziğin ve
neşenin yurdu haline getirerek ve unutarak oluşturur Çingene.
Unutmak, halinden hoşnut olmak anlamına gelmez asla. Bu sözcüğe
yüklenen ana anlam, kimi zaman ümit ve neşe de dolu olabilen bir
çeşit karşı koyma gücüdür. Aynı toplama kamplarında fırınlara
gönderilen Yahudiler zulme ve dört bir yana dağılmalarına devasa
bir hatırlama endüstrisiyle karşılık vermişler, buna mukabil
Çingenelerse kaderciliğin ve unutmanın sanatını yaratmışlardır.
Her çingene gibi Naciye Abla da hikâyesini yanılsama ve
unutma; kimliğini red ve bir başka kimliğe bürünme üzerine
kurmuştur. Onun hayatta kalma stratejisidir bu. Kimlik,
Laclau’nun da inandığı gibi, elementlerin hegemonyacı dile
getirilişinin sonucu olarak inşa edilen koşullu bir kavramdır.
Ve özne, hele ki nesneleştirilen öteki, toplumsal arzu ağlarınca
içerilmiş, kendiliğindenliği tekinsiz kılınmıştır. Bütün
kendiliğindenlikler, medeni düzeni yıkıcı unsurdur; düzenin
iyiliği için küçük ve utanç düşürücü olduğu ilan edilmeli ve
öyle davranılmalıdır. Kendi olmak, utançtan uzaklaştırmaya
yarayan simgesel bir duvardır; çığlığı önleyen bir ara kesit...
İnkâr edilemez ve bakışın nesnesi olmaktan çıkarılır utanç. Bu
da bir bölünme figürüdür, Çingene ömrü boyunca Çingene olduğunu
reddeder.
Oysa sonluluğun hüküm sürdüğü beyazların dünyasında,
Çingeneler adına bir son yoktur; onun imgesi, itiraf edilemeyen
cemaatin üyesi olarak bakidir. Maurice Blanchot İtiraf
Edilmeyen Cemaat’te bu olguyu sorgular: “Onu ancak gıyaben
var kılan şey kavranabildiğine göre, cemaatin varoluş biçiminde
onu ortaya çıkarabilecek bir itirafın mevcut olmaması mı
demektir?” Çingeneleri, çiçekçi, falcı, bohçacı, çalgıcı
sıfatlarıyla gıyaben tanırız, cemaatin varoluşunu, ötesini
bilmediğimizdendir belki bu kavrayışımız. Ama onlar da hiç
doğruyu söylemezler ki...
Doğruyu söylemek, tahammül sınırlarını aşmaktır.
Karşımıza ilkin Yunan edebiyatında, Euripides’te çıkan parrhesia
(açıksözlülük ve doğruyu söyleme), kalbin ve zihnin konuşma
aracılığıyla başkalarına, sır saklamaksızın açılmasıdır.
Parrhesiastes, yani doğruyu söyleyen kişinin düşüncesi
hakikattir ve inançla örtüşür. İnsan ahlâki niteliklere sahipse
hakikate erişir ve bunu başkalarına da aktarır. Michel
Foucault’nun Doğruyu Söylemek adlı kitabında belirttiği
gibi, bir insan ancak hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz
ettiği durumlarda parrhesia kullanıyor sayılır. Kişi, bir
parrhesia oyununu kabul ettiği zaman kendi kendiyle özgül bir
ilişkiye girebilir ancak. Çingene için doğruyu söylemek
tehlikelidir, ama sırrını güvendiği bir diğerine aktararak,
ötekiyle gerçek bir ilişkiye girebilir ve hikâyesini teslim
edebilir.
Unutulanın Parçalı Hatırlanışı
Poetik dili ve romansal estetiği bir yana Ayşegül Devecioğlu çok
iyi bir tahkiyeci. Romanlarında mutlaka bütünü sırtlayıp
götürecek, dramatik gerilimi artıracak, romanın trajik
özelliklerini karşılayabilecek ve romansal hakikate
içselleşebilecek sahici bir hikâye anlatan yazarın her iki
romanı da, gücünü tarihi gerçeklikler olmasından ve dönüştürücü
bir sıçrama imkânı yaratabilmesinden alıyor. Bunlar, bireyin
ezeli ve ebedi sorunlarını bir odağa toplayıp sonra kendi dışına
açan uzun hikâyeler kanımca. Nâlân Barbarosoğlu (Adam Öykü;
Ocak-Şubat 2003, Sayı: 44) roman ile hikâye arasındaki farkı
anlatırken şöyle der: “Roman, gücünü merkezden dışa doğru
yayılan dalgalardan alırken, öykü tam tersine yayılan ya da
yayılmış dalgaları merkeze, odağa toplayarak, ana eylem ya da
durum ya da kişi içinde eriterek, seçtiği merkezi/odağı
yoğunlaştırarak gücünü kazanıyor.”
Devecioğlu’nun eserleri, yayılan ya da yayılmış olan
dalgaları bir merkezde toplayarak dışarı açar. Çünkü 12 Eylül,
uzak geçmişteki bir ‘altın çağ’ olarak hep kendi içine, hatta
kendi üstüne kapanmıştır, şimdiye dek.
Kuş Diline Öykünen, devrimci mücadeleye inanan,
kendisine verilen her şeyi yutarcasına okuyan, yoksulluğa ve
zulme karşı mücadele eden Gülay’ın kişisel hikâyesi gibi görünse
de, anlatılan hepimizin hikâyesidir. Seçtiği merkezi, yan
hikâyeciklerle besler, destekler Devecioğlu. Şimdiki zaman ile
geçmiş zaman kipini ardı ardına kullanarak zamanın akışkan
döngüsünü yıkar. Anlatıyı oluşturan ana öykü ile yan hikâyeleri
birbirine bağlayan iki şeyden biri, bütün bu olanları gören ve
yazan anlatıcıdır; ötekisiyse zamanın sessiz tanıkları... Masal
zamanının...
Romanlarında kullandığı masal dili ve masala gönderme
yapan yan öykücükleriyle masal tadında bir akıcılık, şiir
tadında bir dil, trajedi tadında kurmacalar yaratır Devecioğlu.
Ağlayan Dağ Susan Nehir, kimilerince klasik roman
yapısına sadık kalmadan, anlatımda doğrusallık izlemeden
kurulduğu veçhesiyle eleştirildi. Peki ama, çizgisel anlatı
şeklindeki roman yapısının terk edilmesi, hayatı, hem mânâya hem
de yöne sahip bir varoluş olarak ele alan görünün sorgulanması
anlamında okunamaz mı? Neden olmasın!
Öyle ki, geçmişi edilgen olarak hatırlamakla yetinmez
Devecioğlu’nun kahramanlarıyla anlatıcıları... Düz zamansal
çizgiye eklenen ara bölümlerle etkinleşir ve romanın olup bitmiş
zamanında yaşamaya devam eder. Roman boyunca, italikle yazılan
ve araya giren bölümlerle anlatıya katkıda bulunan yan
hikâyeler, dairesel kurgunun yapıtaşlarıdır. Alain
Robbe-Grillet’nin belirttiği gibi, gerçek olan süreklilik
göstermez; sebepsiz bir biçimde üst üste binen ve her biri tek
olan öğelerden oluşmuştur ve bu öğelerin kavranması, hele de
sürekli öngörülemeyen konu dışı, rastlantısal biçimde ortaya
çıktıkları düşünüldüğünde çok zordur. Hele ki hikâye anlatmayı,
her şeyi başsız sonsuz bir zamana sığdıran bir Çingene’den
öğrenmişse anlatıcı... Hele ki unutulmuş bir dönemi bugünden
bakarak hatırlamaya çalışıyorsa kahraman...
Söz konusu dairesel kurguyu, kadın yazısı üzerinden
yorumlamak da mümkündür. Doğrusal anlatıyı kıran, dişil akıcı,
istikrarsız, marjinal, devinimli, merkezkaç özellikli metinler
ortaya çıkan dişil metinlerin işi, metaforlarladır.
Kuş Diline Öykünen’de Gülay, Yavuz, Leyla ve İbrahim’in
trajik hayatlarında konuşmak kadar konuşamamak da önemli bir
sorundur. Gözlere, yüreklere, gülüşlere sinmiştir, derin acılar,
hiçbir söze sığmaz; yaşananlar bilinen bütün kelimelerden kaçıp
kimsenin bulamayacağı kuytulara saklanır. İşte burada imgeler
girer devreye...
Yaşanan bütün acılara rağmen ayakta durma gücünü, bir
kuştan, özgürlüğü simgeleyen bir imgeden alır Gülay.
Başkalarının farkında bile olmadığı, yalnızca Gülay’ın bildiği
sözcükleri tekrarlayarak öten bir kuştur bu.
Ağlayan Dağ Susan Nehir’deyse bir başka falcı kadından
aldığı pembe dinozor, Naciye Abla’ya dair metaforu olur
anlatıcının. Ötekinin acı çekmiş olduğunu bilmesine rağmen acıyı
yatıştırmasına engel olan bir imkânsız umut temsili, kahramanı
için bir hatırlama nesnesidir bu simgesel varlıklar.
Devecioğlu’nun romanları, eril dilinin temsilciğiliyle
değil, kendiyle bağlantılı, kaygan ve akıcıdır. Birbirinden
kesik parçalar, bölüntülenen olay örgüsü, klasik romansal
söyleme aykırı olarak görülse de ana gövdeye bağlanan bölümler
(anlatıcının eski arkadaşı Ekin’le karşılaşıp Çingeneler
hakkındaki bir sempozyuma katılması, Kakava Şenlikleri, kimi
coğrafi ve ansiklopedik bilgiler, gezi izlenimleri, gözlemler,
Basri’nin Yılmaz Güney’e olan tutkusu ile Maraş Katliamı’nın
ortasına düşmesi veya ilk romanda İbrahim’in ağzından anlatılan
italik pasajlar, 12 Eylül’den sonra dağa çıkan arkadaşların
tuttuğu bir gerilla birliğinin günlüğünden alıntılar, yazarın
bizzat yaşadığı ya da duyduğu anekdotlar), asıl hikâyeyi bütün
ayrıntıları ve arkaplanlarıyla anlatabilmek, anlamlandırabilmek,
kaybolan zamanı geri getirebilmek amacıyla kurulan yan
hikâyeciklerdir.
Buna mukabil her biri başlı başına, bir novella olan bu
hikâyecikler, ana gövdeye bütünsel bir kurguyla bağlanmaz. Bütün
hikâyeleri kendi etrafında örgütleyen merkezi bir olay örgüsünün
olmayışı, romansal bir kusur değil, dili bu denli iyi
kullanabilen yazarın tercihidir kanımca. Ancak yine de
Devecioğlu, roman yazarı olmaktan ziyade, usta bir tahkiyeci.
Nitekim belirsiz kişilere gönderme yapılan zamir kullanımı daha
çok öykü girişlerinde kullanılıyor, ki Devecioğlu iki kitabının
da girişinde, belirli bir zamir kullanmamıştır.
Ağlayan Dağ Susan Nehir’in girişinde belirsiz, herhangi
bir çingeneye adanmış, kadim bir masal anlatılır. Ancak daha
sonra okuyacağımızın, ‘bir çingenenin öyküsü’, Naciye Abla’nın
hikâyesi olduğunu anlarız. Çingene de kendi kimliğinden göçmeye
çalıştığı için diğer kimliklere öykünecektir.
Kuş
Diline Öykünen’de de yine birinci bölümde ‘karanlık’
betimlenir; belirsiz bir anlatıcı ses, karanlığın, içinde
yavaşça yurt edindiğini mırıldanır. Ardından, romanın kahramanı
Gülay devreye girer. Kendini gizleme çabası içindeki bütün
kahramanların hikâyesi sondan başa doğru aktarılır. Bu da
öyküde, hikâyenin sona yakın bir noktadan başlama özelliğiyle
uyum gösterir. Roman olmaktadır, hikâyeyse olmuştur. Dağ
ağlamış, nehir susmuştur.
Olmuş ile olmakta olandan yola çıkarak olacağı da anlatır
bize Devecioğlu, mırıldanan öykülerle... Cortazar’ın
Mırıldandığım Öyküler’de dediği gibi, bu mırıldanan
öykülerin en güzel, sevilesi yanı, her şeyin, her edimin ince
ince betimlenmesi, gittikçe artan bir tadın çok ağır çekimi,
bedene, sözcüklere, suskunluklara doğru usulca tırmanışıdır.
|
|
“En zoru Çingene olmak”
A. Ömer Türkeş, , Radikal Kitap Eki, 16 Mart 2007
"Bu bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış
bir Çingene'nin..." cümlesiyle başlayan
Ağlayan
Dağ Susan Nehir'de, Çingenelerin dünyasına bakıyor Ayşegül
Devecioğlu. 'Bakıyor' kelimesini özellikle vurguluyorum. Çünkü görmek için
bakmak, bakmak için seçmek gerekir. Aynı resme ya da aynı topluma bakan iki
insan aynı şeyleri görmezler. Düşünceleri, inançları ya da önyargılarıyla
baktıkları manzaradan farklı insanlara veya nesnelere odaklanır, onlar
arasındaki ilişkileri farklı kurar, onların gerçekliğini bir yönüyle kavrar
ya da o gerçekliğin kapısını bir türlü aralayamazlar. Gerçeklik insanlar ve
nesnelerin aralarında bir bağ kurulmaksızın yapılan aritmetik toplamı
değildir. Aynı resim kareleriyle çok farklı metinler üretilebilir; hele ki
söz konusu olan Çingene topluluklarıysa...
Herkesin Çingeneler hakkında bir kanaati, o kanaati doğuran bir
Çingene efsanesi mutlaka vardır. 'Hoşgörü'sü olanlar için çalan, söyleyen,
göbek atan, çiçek satan, tutkulu, yoksul ama neşeli bir topluluktur
Çingeneler; artık 'Roman' denir adlarına. Daha dışlayıcı bakışlarda
falcılık, bohçacılık, boyacılık, arabacılık, lağımcılık, çöpçülük,
kalaycılık gibi marjinal işlerle uğraşan tekinsiz insanlardır. Irksal söylem
'mezheb-i meşrebi şüpheli' saydığı bu insanları yalancılıkla, mundarlıkla,
hırsızlık ve ahlaksızlıkla damgalayacaktır. Devletse 'esmer vatandaş' deyip
farklılıklarının altını ten renkleriyle çizmiş, bir zamanlar yasal
düzenlemelerle, şimdilerde yerleşik teammüller gereği, koruyu kanatlarının
gölgesinden mahrum etmiştir.
Ayşegül Devecioğlu ise
Ağlayan
Dağ Susan Nehir romanında, toplumsal düşünce alışkanlıklarından ve
efsanelerin yarattığı imgelerden sıyrılarak, ama içeriden olmadığını da
unutmadan, Çingeneleri hem anlamaya hem anlatmaya çalışıyor. Romanın iki ana
karakteri var; Naciye abla ve çocukluğunu onunla geçirmiş genç bir kadın.
Hikâyeyi kadının ağzından dinliyoruz. Ancak Naciye Abla da, her
anlatılışında değişen masallarıyla anlatıcı rolünü yer yer üstleniyor.
Naciye Abla'nın ölümünden yıllar sonra başlıyor anlatmaya genç kadın.
Doğrusal bir seyir izlemeden, geriye dönüşlerlerle, geçmişle bugün arasında
zamansal sıçramalarla uzun bir tarihsel dönemi hatırlıyor. Hatırlama anları
anlatıcı için zamana, zamanın unutturduklarına karşı bir direniş biçimi. 80
darbesinden sonra zamanın hafıza üzerindeki yıkıcı etkisini bizzat
deneyimleyen kadın, Naciye Abla özelinde unutulmuş bir halkı, yakın dönem
tarihiyle birlikte hatırlıyor. Bu sayede 12 Eylül öncesinin en trajik
olaylarından 'Maraş Katliamı' da bilinmedik bir yanıyla katılmış hikâyeye.
Cumhuriyet idealllerini benimsemiş orta sınıf bir ailenin kızıdır
anlatıcımız. Aile, ev işlerini görmesi için Çingene bir kadın tercihi
yapmaktan imtina etmemiştir. Ancak söz konusu ideallerin sınırları Naciye
Abla'nın Çingeneliğini gizlemek için sarf ettiği gayretle belli edecektir
kendisini. "Naciye Abla, temizlikçi sıfatıyla girdiği aile içinde kendini
onlara benzeterek var olmaya çalışıyor. Çünkü ona orada barınmasının yolunun
Çingeneliğini saklamak, ondan vazgeçmek olduğu hissettiriliyor." Ancak bu
noktada insani ilişkilerin ırk, dil, din, cins ve tür farkı tanımaz dinamiği
öne çıkacak ve Naciye Abla'nın evin sevilen bir ferdi olmasını sağlayan
Çingeneliğine has özellikleri olacaktır. Küçük kız Naciye Abla ve
masallarına herkesten çok bağlanmış, sanki Çingenelerin hayatlarına
katılmıştır. Farklı bir dünyadır bu. Mesela kesif yoksulluğuyla farklıdır.
Sevgi ve hasetlikler, dostluk ve kavgalar, erken keşfedilen cinsel
kimlikler, evlilik ve boşanmalar, bunların hepsi kızın büyük kentteki steril
dünyasından çok uzaktır. Ne var ki, uzaklık Naciye Abla'nın yaydığı güvenlik
duygusu sayesinde korku ya da tiksinmeye dönüşmeyecek, tersine kızın Naciye
Abla'ya daha fazla bağlanmasıyla sonuçlanacaktır. Akıp giden zaman içinde
Çingene ve kız birbirlerini etkilerler; Naciye Abla, masallarla kimi kez
bilinçli kimi kez ise bilinçsiz olarak törelerini aklında tutmaya ve
anlatıcıya, yani evin kızına aktarmaya çalışırken kıza hem göçebelik duygusu
hem de anlatma yeteneği aşılayacaktır. Önce giyim kuşamı değişen Naciye Abla
ise yerleşik hayata yavaş da olsa alışmaktadır.
Yıllar hızla geçer; büyükler yaşlanır, çocuklar büyür, ayrılık vakti
çatar. Dört ana bölümden oluşan romanın ilk üç bölümünde bu süreci Naciye
Abla'nın hayatını, aşkını, evliliğini, eş dost ve akrabalarını merkezine
alarak aktarıyor anlatıcı. Ancak ne kadar yan yana yaşamış olsalar da
sevgili Çingenesi'nin hiç ulaşamadığı sırları olduğunu fark etmiştir.
Romanın son bölümünde bu izleri sürmeye başlayacak ve hikâye hiç beklenmedik
olaylara, acılara ve coğrafyalara açılacaktır...
Çingene epiği
Naciye Abla'nın kendi hayatından esinlenmelerle- uydurduğu masallarla
yalanın büyüsüne kapılan anlatıcı, Çingene kadının hayatını romanşatırırken
tıpkı onun gibi iç içe geçen ve yalanlarla renklenen bir hikâye kurgulamış.
"Hikâyemi gerçeğe teslim etmek değil, hikâyemle gerçeği teslim almak
niyetim" fikriyatından hareketle, modern bir tür olan romanı geleneksel
anlatımın, sözlü edebiyatın imkânlarıyla besliyor. Ama hikâyenin bütünü ya
da hikâyeden çıkardığımız anlam hiç de yalan değil; tersine, bütün halklar
arasında en çok baskı gören ve horlanan bir halkın –Çingenelerin– acılarla
dolu tarihine, tarihin unutulmuş gerçeklerine çıplak bir yolculuğa
çıkıyoruz.
Her ne kadar kayıt dışı tutulsalar bile, Çingenelerin maruz
kaldıkları gayri insani muameleleri bulup çıkarmak tarihçilerin işidir.
Romancı, gerçekleri edebiyatın merceğinden kırar, o gerçeklerin doğasına en
uygun biçimde anlatır. Duyduklarını, bildiklerini, yaşadıklarını başka
türden bir gerçekliğe dönüştürür. Dilsiz ve hikâyesiz bir halkı tarihsel bir
süreçte hikâyeleştirirken epik anlatımı seçmesi bundandır Devecioğlu'nun.
Çingenelerin korunmak güdüsüyle ürettikleri efsane ve mitlerini, törelerini,
geleneksel hayat tarzlarını, zaman ve mekânla ilgili algılarını –ırksal bir
özelllik olmadığını da vurgulayarak– kullanırken masalsı bir hava veriyor
hikâyesine. Çingenelerin hayal ve iletişim dünyasının kaynaklarına inerek
zenginleştirdiği bir dil aracılığıyla bambaşka bir dünyaya götürüyor
okuyucuyu.
Özellikle ilk üç bölümde epik bir dokusu var romanın. Uzun ve canlı
tasvirlerle türlü renkleriyle nefes kesen Balkan dağlarını, sınırları çizen
nehirleri, kırları, çiçekleri, hayvanları, Çingenelerin kendilerine özgü
hayatlarını görselleştirmiş. Görselliğin hikâye ile organik bağlantısı
olduğunu söylemek gerekir; epik anlatıda tasvirin amacı tasvir etmek
değildir. Tasvir etmekle hikâye etmek bir ve aynı şeydir. Çingenelere
adanmış bu epik romanda da, dağlar, nehirler, Çingene düğünleri, şenlikleri,
evleri, eşyaları ve hayvanları anlatılmaksızın Çingene hayatına
yakınsanamaz. Nesnelerle insan hayatlarının, doğayla insanın bu denli içiçe
geçtiği bir kültürde, doğa insansız, insan doğasız hikâye edilemeyecektir
elbette.
Romanın son bölümünde, Çingenelerin yolu katliam zamanındaki Maraş'a
düştüğünde, epik anlatı kesilir. Artık bir başka gerçeklik alanına geçeriz.
Kanın, öfkenin, şiddetin, düşmanlığın, kısacası faşizmin hüküm sürdüğü bir
atmosferde masalın ve yalanın yeri yoktur. Devecioğlu, Alevi mahallerini
hedefleyen saldırılardan nasibini alan Çingene mahallesindeki direnişten
kısa bir kesit vererek kapatıyor Maraş bahsini...
Çingeneler; yaşadıkları ya da göç ettikleri her yerde gizlenilmesine
gerek bile duyulmayan bir düşmanlıkla kuşatılan, horlanan, aşağılanan,
haklarında türlü rivayetler uydurulan bu yoksul halk, siyasi bir güçleri
olmadığından, olmayı da hiç hedeflemediklerinden yüz yıllardır tarih dışı
kalmışlardır. Karşılaştıkları şiddetin ve insanlık dışı baskının çoğu kayda
geçmemiş, hikâyelerini dinleyen olmamıştır. Türk romanında birkaç istina
dışında hiç yer bulamadıklarını da eklemek gerekir. Ayşegül Devecioğlu'nun
Ağlayan Dağ Susan Nehir'i işte bu halka dair epik bir anlatı.
İlgi çeker mi, bilemiyorum: "Sulukule'ye eğlenceye gitmek ya da
Babylon'da Ahırkapı Roman Orkestrası'nı izlemek gayet hoş; ama komşunuz
oldukları zaman zorluk başlıyor. Birlikte yaşamak bir serüven, bir karavan
macerası, bir eğlence değil, anlayış, kardeşlik ve dayanışma duygusu, sevgi,
saygı, fedakârlık gerektiren zahmetli bir iş."
“Ağlayan Dağ Susan Nehir”
Metin Celal, , Cumhuriyet Kitap Eki, 3 Mayıs 2007
Naciye Abla'nın hikâyesi aynı zamanda göçerlikten yerleşikliğe evrilen
Çingenelerin de hikâyesi. Anlatıcı bu hikâyeyi, adı eskiden "Ağlayan Dağ"
anlamına gelen bir Balkan kasabasından anlatıyor. Yani Naciye Abla'nın
hikâyesini ikinci elden, bir dış göz yardımıyla okuyoruz. Yazarın bir
aktarıcı olarak konumlanması yabancılaşma duygusu yaratıyor. Aynı zamanda da
yazara bir kolaylık sağlıyor, klasik roman yapısına sadık kalmadan,
anlatımda bir doğrusallık izlemeden bir anlatı kuruyor. Çünkü Naciye Abla
tüm hikâyeleri yalanla gerçeği birlikte yoğurarak anlatıyor. Bu
Çingelenelerin kendilerini savunma mekanizmaları, hiçbir zaman tam anlamıyla
doğruyu söylemiyorlar. Gerçeği anlatmak yerine dinleyicileri nasıl hikâyeler
bekliyorlarsa öyle hikâyeler anlatıyorlar. Bu öyle bir alışkanlık ki, hemen
her konuda karşılarındaki dinleyiciyi memnun etmek için yalan
söyleyiveriyorlar. "Yalan", sürekli değişen hikâyeler, anlatıcı açısından
gerçeğe ulaşmada önemli bir engelse de bir yandan da anlatının çekiciliğinin
kaynağı da oluyor. Naciye Abla'nın hikâyesi devamlı değişiyor, gelişiyor ya
da farklılaşıyor. Naciye Abla'nın kimliğinden kaçmaya başlaması, anlatıcının
ailesinin yanında çalışmaya başlaması ile birlikte gelişen bir süreç. İyi,
dürüst ve eğitimli insanlardan oluşan bu aile bilerek ya da bilmeyerek kendi
değerlerini Naciye Abla'ya aşılıyor; "her davranışımızla aramızda
barınabilmesinin, sevgi görebilmesinin tek yolunun bize benzemek olduğunu
ima ediyorduk. Var gücümüzle onu değiştirmeye çalışıyorduk". Bu yerleşik
Türk ailesinin tüm alışkanlıkları, gelenekleri aslında Naciye Abla'nın
Çingene kimliğine aykırı. Ama bu aileyle birlikte yaşaması, dolayısıyla
toplum içinde varolması için onların değerlerini kabul etmesi, en azından
kendi kimliğini elinden geldiğince silip yok etmesi gerektiğine inanıyor,
öyle davranıyor; "göbek atmıyor, pembeyi hiç sevmiyor, annem gibi mavi ve
lacivert renklerini beğeniyordu. Yalnızca Klasik Türk müziği dinler, Türk
filmlerini tıpkı annemle babam gibi çok saçma bulur, yabancı filmleri anlam
veremediğimiz bir imanla seyrederdi." Naciye Abla, ne denli uğraşsa da
kendini değiştirmeyi başaramıyor, sonuçta aile içinde o Çingeneliği ile
seviliyor. Anlatıcımız da küçük bir kızken Naciye Abla'nın ellerinde, onun
masalları ile büyürken onun alışkanlıklarını ediniyor; Sıkıldıkça eşyaları
bir odadan diğerine taşımak, batıl itikadlar, otlarla yemek yapmak, pılı
pırtı toplamak, bohça yapıp göç etmek, hayatını korumak için yalan
söylemek... Naciye Abla'nın anlattıklarının ne kadarının doğru olduğuna
karar veremeyen anlatıcı, gerçek hikâyeye ulaşmak arzusu ile Edirne'ye
Çingene mahallesine gidiyor. Amacı, orada yaşayıp ölen Naciye Abla'nın
hikâyesini yakınlarından dinlemek. Burada anlatıya ansiklopedik Edirne
bilgileri ve Edirne Çingeneleri hakkında yazılmış bir kitap giriyor. Yani
anlatıcı gideceği yer hakkında bir araştırma yapıyor ve bunları bizimle
paylaşıyor. Edirne ve mahalle hakkındaki gözlemlerini de paylaşıyor. Böylece
anlatı romandan belgesele doğru kayıyor. Anlatıcı, mahallede bulunduğu süre
boyunca da bir çok sosyolojik gözlem yapıyor ve biz okurlarla paylaşıyor.
Çingeneler sırlarını yabancılara açmayı sevmiyor. Anlatıcımıza karşı da çok
farklı davranmıyorlar. O bir misafirdir ve gönlünün hoş tutulması, gerçeğin
değil beklediği gibi hikâyeler anlatılması gerekmektedir. Anlatıcı bu durumu
"Çingene'nin yalan tiyatrosu" diye adlandırıyor. Kitap boyunca, hemen her
hikayeyi anlatmaya başlarken de Çingenelerin bu özelliğine vurgu yapıyor.
Sanki yanıltıldığının farkında da bari okurlar yanılmasın demekte.
Çingenelerin kendi varlıklarını korumak amacıyla uydurdukları masallar,
efsaneler, mitler ve gelenekler ne kadar yalan olsa da bir yanıyla da
gerçekleri barındırır içinde. Tam olmasa da hayatlarının kapısı aralanır
anlatıcıya. Yerleşikleşmiş çingenelerin neler yaşadıklarına şahit oluruz.
Asıl lanet şimdi yaşanmaktadır. Göçebelik değil yerleşikliktir Çingene'nin
düzenini bozan, kimliğini yitirten ve nihayetinde asimile eden. Ayşegül
Devecioğlu, zaten kırılmalarla ilerleyen anlatıyı sonuna doğru, üçüncü
bölümden başlayarak kasti yaptığını düşündüğüm bir hareketle tekrar tekrar
kırıyor. Anlatıyı yazdığı/anlattığı Balkan kasabasında yaşadıkları, eski
arkadaşı Ekin'le karşılaşıp Çingeneler hakkındaki sempozyuma katılması,
Kakava şenlikleri, birbirine eklenen masallarla gelişen anlatıyı romanlıktan
çıkartıp anıya, edebi gezi yazısına doğru evrimleştiriyor. Roman olmanın
gerektirdiği yapı kurulmuyor. Kitabın dördüncü bölümü, "Darbukacı Ördek ve
Bisiklet Hırsızlarını" anlattığı yerden itibaren başlı başına bir roman
olabilecek nitelikte. Basri'nin sinema tutkusu, Çirkin Kral Yılmaz Güney'e
bağlılığı, onu hapisten kaçırma planları, filmlerde küçük roller kapması,
devrimci bir örgüte katılması, nihayetinde oğlunu almak amacıyla Maraş'a
gitmesi ve 1978 Maraş Katliamı'nın ortasına düşmesi daha ayrıntılı olarak
ele alınıp anlatılsaydı iyi bir roman olurmuş. Bu bölümde küçük bir
ayrıntıya takıldım. Anlatıcı zamanın sağ örgütlenmesini "Türkeşçiler" diye
niteliyor. Oysa o zaman çok daha net ve keskin bir ayrım vardı; Solcular
sağcılara göre "Komünist"ti, sağcılar solculara göre "Faşist". "Türkeşçi"
diye bir sıfat hiç duyulmadı. En nazikanesi "Ülkücüler"dir ki, bunu sağcılar
kendileri için söylerlerdi. Yine, Maraş Katliamı sırasında Alevi mahallesine
ve ardından Çingene mahallesine saldıran caniler "Başbuğ Türkeş" diye
bağırıyor anlatıcıya göre. Bu da bence, inceltilmiş, yumuşatılmış bir
slogan, doğrusu "Kahrolsun Komünistler!", "Komünistler Moskova'ya!" gibi
sloganlardır. Camilerden çıkan halkı birleştirmek için de "Başbuğ Türkeş"
diye bağırmak yerine tekbir getirmeyi tercih etmişlerdi. Ağlayan Dağ
Susan Nehir, ne kadar roman, ne kadar anlatı, ne kadar izlenim ya da
belgesel diye aldırmadan okunması gereken bir kitap. Biçime takılırsak pek
fazla ilerleyemeyiz. Üzerinde çalışılsaydı en az iki roman çıkacak bir
malzeme. Ama yazar tercihini yazdıklarını böyle bırakmak yönünde kullanmış.
Romanla denemenin, romanla düzyazının birlikteliği... Ağlayan Dağ Susan
Nehir, "ben Çingene'yim, sana yalnızca duymak istediğin hikâyeyi
anlatırım" diye söze başlayanların geçmişten bugüne, göçebelikten
yerleşikliğe evrilen yaşamlarını tanımak için iyi bir vesile.
“Yalanın kalbindeki gerçek”
Asım Kahveci, , Bugün, 2 Nisan 2007
Ayşegül Devecioğlu, yurtsuzluğu yurt edinen Çingeneler’in öykülerini
anlattığı son kitabı
Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı romanında “yalanın yüreğindeki
hakikatin” peşine düşüyor
“Bir Çingene’nin öyküsü bu; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye
çalışmış bir Çingene’nin...” Daha romanın ilk cümlesinde okuyucuyu belirsiz
bir yolculuğa davet ediyor yazar.
Yolların, bütün insanlar tarafından yüründüğü, ama yolculuğun bütün
insanlar tarafından dışlanmış bir topluluğa, Çingeneler’e ait olduğu ve
masala öykünen öykülerle dolu bir yolculuk. Popüler kültürün dile doladığı
ve bilinçsizce yücelttiği farklılık ve farklı kültürler söylemini, emekle ve
hassasiyetle gerçekliğine kavuşturan bu öykülerde Ayşegül Devecioğlu,
“yalanın yüreğindeki hakikatin” peşine düşüyor. Anlatıcının çocukluğunda,
ailesinin evine temizlik için gelip giden bir çingene kadın, Naciye Abla,
zamanla çocukların bakıcılığını da üstlenir ve ailenin doğal üyelerinden
biri olur. Anlatıcı kitabın ilk bölümlerinde, Naciye Abla’nın öyküleriyle
beraber, onu anıların karanlığından çıkarmaya çalışır.
Her çingene gibi Naciye Abla’da ne yazık ki “bütün hikâyesini
yanılsama üstüne” kurmuştur. İç içe geçmiş öyküler kitabın bütünü içinde,
gerçekle yalanın durmadan yer değiştirerek, Çingeneler’in kadim zamanlardan
modern zamanlara dek, düşman bir dünyada var oluş sırlarını ortaya çıkarıyor
sabırla. Anlatıcı büyüyüp üniversiteyi kazandığında, çocukluğunun masal
ülkesinde bir taht kurmuş olan bu Çingene kadını unutmaz. Çingeneler’in
kendisine daima yabancı kalacak farklılıklarının ve Çingeneler’i bir öcü
gibi yaşamın ve zamanın dışına atmış toplumunun, Naciye Abla’sına çocuklukta
beslediği o masum duyguları yıpratıp yok etmesine izin vermez. Böylece
insani yakınlığın derin duyarlığıyla Çingeneler’in yaşamları ve varoluşları
arasındaki hüzün ve sevinç dolu izleri sürer öyküler boyunca.
Hor görülen topluluk
Naciye Abla’nın anlattığı her masalın, onun yaşamındaki çok önemli bir olayı
sakladığını keşfeder anlatıcı. Bu masalların çoğu, her kelimesi yaralı bir
dilden dökülen kan damlaları gibi oluşmuştur. Bütün insanların hor gördüğü
bir toplulukta, kendi topluluğun tarafından hor görülmek: böylece Naciye
Abla sosyal sınıfların, hor görülerin, aşağılamanın dünyasından uzakta,
kendini yalın bir “insan”ın aynasında seyreder. Anlatıcı Naciye Abla’yı
izlerken onun akrabalarıyla karşılaşır. Bu karşılaşmalar, ayak üstü görüşüp
birkaç iyi dilek gösterisiyle farklılıklara popülist bir edayla göz
kırpmaktan ibaret değildir. Her bir akrabanın yaşamı, titiz bir araştırmayla
mercek altına alınır. Bu titiz ve hassas araştırmalarla pek çok okuyucu,
Çingene yaşamındaki bir zincir kadar katı töreler karşısında, Çingeneler
hakkındaki yüzeysel ve bir horgörüden öteye geçmeyen bilgilerini yeniden
gözden geçirmek zorunda kalacaktır. Kitap Naciye Abla’nın onu terkeden eşi
Basri’nin, en az Naciye Abla kadar, en az her Çingene kadar hüzün ve
çaresizlik dolu öyküsüyle sona eriyor. Çingeneler’in bayramlarının resmen
kutlandığı ve gerçekliğinin yokeldiği zamanlara ulaştığında öyküler, yazar
“zalimlere karşı efsanelerden başka silahı olmayan” bu çocuksu topluluğa
karşı insanlığın vicdanını hakkaniyete çağırıyor: “Kitaplarda ne nehrin
duydukları ne dağın gördükleri yazılıydı. Söylenemeyen yüzünden ağlardı dağ
ve nehir söylenemeyen hakkında susardı.”
“Ağlayan Dağ Susan Nehir”
Filiz Koçali, , Bianet, 5 Mayıs 2007
Ayşegül arkadaşım. Romanını adadığı Atiye Abla'yı da tanımıştım.
Hatta kitabın kapak resminin yaratıcısının, Ayşegül'ün oğlu, tasarımcı Ali
Fuat Devecioğlu'nun çocukluğunu bile biliyorum.
Yani kitap benim için o kadar tanıdık. Ama romandaki kahramanlar,
masallar, nehirler, "içi ve dışı kireçlenen, yeri sıvalanan evler",
gelenekler, küfürler, "yalan"lar o kadar yabancı. Üstelik yanı başımda,
gözümün önünde olduğu halde.
Ağlayan Dağ Susan Nehir, bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca
kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin... Naciye Abla'nın...
Kedileri "kirli" sayan kendi halkının yanında kedi katliamlarına en
azından "tanıklık" ederken, "gaco"larla birlikte yaşadığı evde kedilere
şefkat gösteren, kendi halkı her gün hiç değilse iki yüz elli gram kıymayı
sofrasına koyma alışkanlığındayken "gaco"larla birlikteyken et sevmeyen
Naciye Abla...
Belli ki, Çingenelerin yersiz yurtsuzluğu kadar kendisi de yersiz
yurtsuz kalmış.
Çocukluktaki Naciye Abla
Anlatıcının çocukluğundaki Naciye Abla, coşkulu sevgi gösterilerinde
bulunan, tuhaf dualar eden, korusun diye çocukların sağına soluna
nazarlıklar, otlar sokuşturan, en küçük iltifatı kolayca akıttığı
gözyaşlarıyla ödüllendiren, uyduruk ama lezzetli hamur işleriyle mutfağı
şenlendiren, çocuklara alınan civcivlere don dikecek kadar onların en akıl
almaz isteklerini yerine getiren çok cazip biri.
Öte yandan çocukların bile farkına vardığı bir "yalancı". Bol bol
anı, hikâye anlatmasına, akrabalarından "dayı çocuklarından", bir büyük bir
küçük odası olan evinden, evinin önündeki erik ağacından söz etmesine rağmen
"gizli" biri.
Naciye Abla'nın anlatıcıya anlattığı öykülerin; Malihulya'nın,
Sairfilmenam'ın, Mayabozan'ın, Kankurutan'ın ne kadarının gerçek ne
kadarının hayal, ne kadarının "yalan", ne kadarının kendi hayatına, ne
kadarının başkalarının hayatına ait olduğu hala meçhul.
Anlatıcı sabırla iz sürmüş, hem Naciye Abla'nın hem de Mehmet
Amca'nın, Basri'nin, Salih'in Sümbül'ün, Güney'in, erkeklerin, kadınların,
çocukların da yaşamını aralamış.
Bütün bu yaşamlara dair olan öykülerin de ne kadar gerçek olduğu
belli değil. "Çingene sadece karşısındakinin duymak istediği öyküyü
anlattığı" için biz de ancak "inanmak istediğimiz öykülere inanabiliriz".
Ben dağın ağladığına, nehrin sustuğuna inandım.
O bir Çingene
Çocukluğundaki evde Naciye Abla incinmesin diye "Çingene" ve "cahil"
kelimelerinin yasaklandığı anlatıcı, Naciye Abla'nın Çingene olduğu
gerçeğiyle barıştıktan sonra Naciye Abla'yla birlikte Çingenelerin de izini
sürmüş adeta.
Onların kasabalarının, onların nehirlerinin, onların dağlarının...
"Yalan"la barışmış, acımasız gelen dobralığa alışmış, aslında soykırım
hikayesi olan kaderi anlamaya çalışmış.
"Evlerden, eşyalardan, mülklerden, bayraklardan, kitaplardan, banka
hesaplarından, inceden inceye hesaplanan güvenli gelecek düşlerinden
çatılmış dünyayı çıplak ayaklarının altında çiğniyorlardı; bacası tüten,
güneşi parlayan çocuk resimleri gibi acemice çiziştirilmiş hayalleri
buruşturup atıyor, ne cennetle ödüllendiriliyor, ne cehennemle
korkutulabiliyorlardı.
Anı doludizgin yaşıyor; isteklerini ve umutlarını o anın avuçlarına
teslim ediyorlardı; çıplaktılar, yalnızdılar, umutsuzdular, inatçıydılar.
Baş eğmiyor, ele avuca sığmıyorlardı; geleceğe inanmadıklarından tanrılara
ihtiyaçları yoktu, şimdiki zamanda savrulan hayatları kaderin ta
kendisiydi."
Uyurgezer
Anlatıcı hem Naciye Abla'nın hem de Çingenelerin izini sürerken, kendi
çocukluğunun en ilginç hikayelerinden birinin kahramanına rastlıyor bir
internet sitesinde: Uyurgezer'e... Naciye Abla'nın kendisinden çocuğu
olmadığı için ayrılan büyük aşkı Basri'nin kızına...
Naciye Abla'nın kendisinden habersiz bu kadar yakınlaştığı bir
başkası olduğu için kıskanıyor biraz. Ama belki de Naciye Abla'nın öyküleri,
bir başka Çingene'yi öykücü yaptığı için, Uyurgezer'in öykülerinin tiryakisi
oluyor:
"Allinten adlı bir ülkede, rüzgâr güneyden estiği zaman özel bir
şekilde açan ve taçyapraklarıyla çok eski bir şarkıyı mırıldanan kırmızı
çiçekler, kraliçe şarkılarını yasakladığı için topraktan incecik köklerini
çekiyor ve ölüyorlardı. Köstebekler ve kaplumbağaların yardımıyla uzak bir
yere götürülen, on beş küçük yavruya, mevsimlerdir açan büyükanne şöyle
söylüyordu:
"Nasıl hışırdadığımızı unutmayın ve vakti geldiğinde yapraklarınızı
tıpkı bizim yaptığımız gibi oynatın. Bunu hatırınızda tuttuğunuz sürece
hayatta olacağız."
Naciye Abla'nın zaman zaman hiç kimsenin bilmediği sözcüklerle
kurduğu cümleler, o cümlelerdeki tanıdık sözleri daha sonra tanıdığı
Çingenelerin ağzından duymak, Çingenelerin hayatta olduğunu hatırlatıyor.
Ne kendi halkından, ne diğerlerinden
Ağlayan Dağ Susan Nehir: "Bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi
kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin... Sonunda başardı da,
yaşlılığında 'Sen bu sene ölürsün be karıcık' diyenlere kızacak kadar
Çingenelikten çıkmıştı.
Oysa söyleyenin kötü bir niyeti yoktu. Yalnızca gerçeği söylüyordu.
Böylece ne kendi halkından ne diğerlerinden olamadan göçtü". |