Allah'ın Kızları kitabında Hazreti Muhammed var
http://www.sabah.com.tr/2008/03/01/haber,8CCCEFBCB2744618BDCEFDB4FE703609.html

Figen YANIK
Nedim Gürsel, Allah'ın Kızları romanında
İslamiyet'in öncesi ve sonrasını anlatıyor.
Gürsel, çok tartışma yaratacak kitabı için
"Hiçbiri uydurma değil, Kuran'ı temel aldım"
dedi..

Yaşamını Paris'te sürdüren yazar Nedim Gürsel,
önümüzdeki hafta Doğan Kitap'tan yayımlanacak
Allah'ın Kızları adlı yeni kitabında,
İslamiyet'in doğduğu toprakları, cahiliye
dönemini ve İslamiyet'in doğuşunu anlatırken Hz.
Muhammed'i bir roman kahramanı olarak
yansıtıyor. Gürsel, İslam'da inanç ve şiddeti,
Hz. Muhammed'in özel hayatıyla ilgili bazı
vahiyleri sorguladığını söylediği romanı; bir
çocuk ile Harb-i Umumi'de Medine'yi savunmuş
dedesinin öyküsünü anlatıyor. Bu küçük çocuk
ileriki yıllarında inancını yitirmiş, İslam ve
Kuran konusunda bilgiye sahip bir yetişkine
dönüşerek her şeyi sorguluyor. Gençliğinde
Marksist, ateist ve maddeci yazar olarak
tanınan, bugün ise kendini 'agnostik' yani
'dinlere inanmayan ama Allah'ın varlığına inanan
ve bunu sorgulayan' olarak tanımlayan Gürsel,
başta adı olmak üzere ortaya attığı iddialarıyla
çok tartışılacak romanı için; "İslam uğruna
yaşanan savaşlar ekseninde, inanç ve şiddeti,
Hz. Muhammed'in özel hayatıyla ilgili konularda
Allah'la bu kadar iç içe olmasını sorguladım.
Hiçbiri uydurma değil, Kuran'ı temel aldım,"
diyor. İlk öyküsü Yolculuk'tan bu yana
kitaplarıyla ülkeleri, kültürleri, insanları
keşfe çıkan Nedim Gürsel, Allah'ın Kızları
romanıyla rotasını İslam tarihine çevirdi.
Gürsel, "Yaş ilerledikçe inanç arayışı artıyor
mu?" sorusunu; "Belki haklısınız, 50 yaşımı
geçip 60'ıma merdiven dayadığım içindir...
Çocukluğumun huzurlu yıllarına dönmek, inançlı
biri olan dedemin anısını yaşatmak istedim.
Aslında bu romanım da bir yolculuk. Hem İslam
tarihine hem de İslam'ın doğduğu coğrafyaya;
Mekke ve Medine'ye okurla çıktığım bir
yolculuk," şeklinde yanıtlıyor. Hz. Muhammed'in
çağdaş Türk edebiyatı içinde ilk kez bir roman
kahramanı olarak yer aldığını iddia eden Gürsel,
Paris'teki Arap Dünyası Enstitüsü'ndeki eski
İslam kaynaklarını taramış: "Hz. Muhammed
üzerine elimizde dört önemli kaynak var: Tabari,
İbn-i Hişam, hadisler konusunda Buhari ve
Kuran'ın kendisi. Ben de Kuran'ı temel aldım."
Romanda inanç uğruna şiddeti de sorgulayan
yazar; "Dinler insanlara barış ve huzur getirmek
için var deniliyor, ama o halde bu şiddet ne?
Hıristiyanlık, İslam, Yahudilik... Epey bir kan
dökülmüş. Onun için roman 'Dökülen nice
kanlardan sonra,' diye başlıyor."
OLUMLU BİR KAHRAMAN
Gürsel, "Hayal ürünü bir romanda bile olsa,
bu iddialarınızla inananları rahatsız
edeceğinizi düşünmediniz mi?" sorusunu ise şöyle
yanıtlıyor: "Biz teokratik bir devlette
yaşamıyoruz çok şükür. Bizim devletimiz inançlı
ya da inançsız vatandaşlarına eşit davranmak
durumunda. Ben Muhammed'i olumlu bir roman
kahramanı gibi anlattım." Gürsel, romanına
Allah'ın Kızları adını da cahiliye döneminde
tapılan dişi putları kastederek seçmiş.



İSLAM
ÖNCESİ ARABİSTANINDA AL-İLAH (ALLAH) İNANIŞI
http://www.turandursun.com/index.php?categoryid=21&p2007_articleid=9
Araplar İslamiyet öncesi dönemde Kabe'deki 360 tane put
arasından en yükseği, en güçlüsü olarak ay tanrısını görüyor ve
buna Al-ilah (en güçlü ilah) diyor, ellerini iki yana açarak ona
dua ediyorlardı. İngilteredeki British Museumun Babil Bölümü B
kısmında bulunan aşağıdaki heykeller arap paganlarının bu
inancını gösteren önemli bulgulardandır:
Arapçada "ilah" olan tanrı kelimesi İslamiyetle beraber
"Allah" a dönüştürüldü.(Southern
Arabia, Carleton S. Coon, Washington, D.C. Smithsonian, 1944,
p.399) Ay tanrısı Al-ilah erkek kabul ediliyordu ve dişi
güneş tanrıçası ile evliydi. Üç kızı vardı. Bunların adları
Al-lat, Al-Uzzat ve Al-Menat idi:
Yukarıdaki resim British Museum'dan. İslam öncesi arap
inanışlarını çok güzel özetliyor. Solda Allahın kızları Lat,
Uzza ve Menat, sağdaki erkek figürü ise Allahı simgeliyor.
Muhammed, şeytan ayetleri diye bilinen olayda önce bu Lat, Uzza,
Menat adlı tanrıçaları gaf yaparak övmüş ancak daha sonra pişman
olmuş ve o sözleri kendisine şeytanın söylettiğini ileri
sürmüştü.
Çeşitli Arap kabileleri aslında bu ay tanrısına değişik adlar
veriyordu bunlardan bazıları Sin, Hubal ve Kureyşte Al-ilah.
Dilbilimciler "Allah" kelimesinin "Al-ilah" tan türediğini
söylerler.(İslam Muhammed and
His Religion, Arthur Jeffery, 1958, p 85, Muhammad at Mecca, W.
Montgomery Watt, 1953, p 23-29)
Muhammedin babasının adı Abdullah, arapçada "Allahın kulu"
anlamına geliyordu ( abd= kul, ullah=allah)
Muhammed, Kabedeki 360 puttan en güçlüsü kabul edilen ay
tanrısının ismini alıp tek olduğunu söylüyordu. "Al-ilah tan
başka ilah yoktur" (The hajj,
F. E. Peters, p 3-41, 1994) Muhammed böylece Al-İlah' ı
tek tanrı olarak ilan etti ve diğer putlara tapınmayı yasakladı.
İslamiyet öncesi arap paganlarının (müşriklerin) ilginç
gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç
tutarlar, Mekke'ye Hacca gidip Kabe'nin etrafında yedi kez
dönerler, "Kara Taş" ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve
günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan
taşlarlardı. ( Is Allah the
Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam,
Beliefs And Observances, Caesar E. Farah)
Yukarıda, Kabenin bir köşesinde bulunan Hacerül Esved'i öpen bir
arap müslüman. Bu putperest inanışı İslam öncesi arap
paganlarında da vardı. Muhammed bu taşı öpmüş ve bu putperest
anlayışı İslama taşımıştır. Halife Ömerin Hacerül Esved hakkında
"Seni rasullullahın öptüğünü görmeseydim asla öpmezdim" dediği
bilinmektedir. Hacerül Esvedin ne zaman, nereden ve nasıl
geldiği bilinmemekte sadece rivayetler ileri sürülmektedir. Ama
bu rivayetler hakkında İslamcılar arasında mutabakat yoktur.
Arap müşriklerinin namazdan önce bugünkü İslamiyet dünyasında
olduğu gibi abdest alma gelenekleri de vardı..Burunlarına su
çekerlerdi, ellerini dirseklerine kadar yıkardı bunlar eski
pagan Arapların abdest alma şekliydi. Bu gelenekler yahudi ya da
hristiyan kültürlerinde yoktur.Oruç bilindiği gibi
hristiyanlıkta da vardır fakat "belli bir ayda oruç tutma"
geleneği Arap paganlarının eski bir geleneğiydi.
Ayrıca Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber
tarafından yapılmamıştır,Yaklaşık MÖ. 800 lü yıllarda yapıldığı
tahmin ediliyor. Kabe bu tarihten sonra paganlar tarafından
"Al-ilah ın evi" olarak anılmaya başlanmıştır
(A Guide to the contents of
Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim).
Bugün İslamcılar her ne kadar İslam dininin Muhammedden önce
de var olduğunu, bu nedenle İslam inacına ait öğelerin eski
pagan toplumlarda da görülmesinin normal olduğunu iddia etse de
bu iddialarını destekleyecek Kuran haricindeki tarihsel belge ve
delillerden tamamen yoksundurlar.
ttp://www.haber3.com/haber.php?haber_id=345612&comments=all
''Muhammed, Allah'ı kullanıyor''

"Allah'ın Kızları" adlı kitabın yazarı "neden inanmıyorsunuz" diye
soruldu.
İşte şok eden yanıt.
01 Mart 2008 09:53
Lat, Uzza ve Manat. İslam'dan önce Kábe'de bulunan ve
Allah'ın Kızları olarak kabul edilip tapınılan putlardı bunlar.
Sonra Allah, Hazreti Muhammed'i elçi seçti ve onların
hükmü kalmadı. Ama İslam'ın kabul edilişine ve yayılışına
tanıklık etti onlar ve dile gelip o dönemi anlattılar.
Yazar Nedim Gürsel sekiz yıldır roman yazmıyordu.
Bu aradan sonra çıkan romanı Allah'ın Kızları'nda
teker teker konuşturuyor onları. "Çocukluğumda en
büyük kahramanım peygamberdi" diyen Gürsel
ona bir insan olarak yaklaşmak ve kendi din inancıyla da
bu şekilde hesaplaşmak için kaleme aldığını söylüyor romanı.
Dini, inancı sorgulayan ve özellikle peygamberin
özel hayatını ele alan böyle bir roman yazmak aslında
zor ve tehlikeli. Çünkü önümüzde bir Salman Rüşdi örneği var.
Ama yazar onun düştüğü hataları yapmadığını,
yazdıklarının inananları asla rencide edici bir yanının
bulunmadığını, çünkü dini kaynaklardan aynen aldığını söylüyor.
Yine de yazdıkları ve söyledikleri çok tartışılacak.
Doğan Kitap tarafından yayımlanan Allah'ın Kızları,
5 Mart Çarşama günü kitapçı raflarındaki yerini alacak.
Allahın Kızları'nı nasıl bir ruh haliyle yazmaya karar
verdiniz?
- Elli yaşımı geçtikten sonra bir o kadar daha yaşamayacağım
duygusuna kapıldım. Metafizik kaygıların başladığı bir dönem.
Varlığından kuşku duyduğum Allah'la bir diyalog arayışı belki.
"Her çocuğun içinde bir Allah vardır" diye bir cümle var
romanda.
Çocukken Allah'la aramda müthiş bir ilişkim vardı. Bir parça,
altmışına merdiven dayamış birinin Allah'la ilgili kafasında
oluşmuş sorulara cevap araması da denilebilir. Çocukluğumun
en büyük kahramanı da peygamber Muhammed'di.
Çünkü adını taşıdığım dedem, annemin babası, hem yargıç
ve iyi bir hukukçuydu hem de iyi bir Müslüman'dı. Beni cuma
namazlarına götürürdü. İslam'la ilk karşılaşmam öyle oldu.
İnançsızlığa gidiş serüveniniz nasıl başladı?
-Büyüyünce Marksizme ilgi duydum, 20 yaşlarında Türkiye'de
devrim yapma hayalleri kuran bir delikanlıydım. Aradan yılar
geçti, dünya değişti, ben değiştim ve şu an bir agnostiğim,
yani şüpheci. Tam ateist de değilim. Bu romanı yazarken
aslında onu da keşfettim, acaba Tanrı var mı diye kafamda
bir soru oluştu. Gençlik yıllarımda böyle bir soru hiç yoktu.
Demek oraya doğru da bir eğilim olmuş ki bu romanı yazabildim.
Yazdıktan sonra ne değişti?
-Muhammed'i insan yanıyla daha fazla sevdim ama onun
Allah'ın elçisi olduğuna inancım da daha fazla sarsıldı.
Kendi pratik hayatında ve stratejisinde sanki Allah'ı kullandığı
bir dönemini keşfettim. Dolayısıyla agnostik olmak bana
daha yakın geldi. Ama tamamen reddedemiyorsunuz da,
çünkü içinizde bir korku var.
Hangi ayetlerdi içinize şüphe tohumlarını düşüren?
-Öyle ayetler var ki Muhammed'in özel hayatıyla ilgili.
İlahiyatçılar bunu benden daha iyi bilir. Orada işte insan
Muhammed'e olan inancını yitirebilir. Bir örnek vereyim.
Hatice'nin ona hediye ettiği ve azat ettiği kölesi Zeyd'in
karısı Zeynep.
Peygamber Zeynep'e aşık oluyor, çok insani bir durum bu.
Ama bir kural var, evlatlıklarınızın eşleriyle evlenemezsiniz
diye.
Onun için Muhammed ayalarca bir melankolinin içinde yaşıyor
ve bir ayet geliyor. Yaklaşık olarak, senin gönlündeki sıkıntıyı
biz biliyorduk deniyor. Bunun üzerine Zeyd karısını boşuyor
ve Muhammed alıyor. Böyle anekdotlar var. 13 nikahlı eşi var
ve "Bana yalnızca Ayşe ileyken hadis geliyor" diyor.
Romanımın ağırlık konusu bu değil ama Muhammed
Allah'la öylesine içli dışlı ki, Allah onun özel hayatına da,
kimi polemiklerine de karışabiliyor. Örneğin hepimizin bildiği
Kevser Suresi. Ayet "Sana ebter diyen ebterdir" diye bitiyor.
Ebter erkek çocuğu olmayan anlamına geliyor ve Muhammed
erkek çocuğu olmadığı için Kureyş'in nezdinde muteber değil.
Ona ebter diyorlar, bu bir küfür. Çok inciniyor, üzülüyor ve
ayet iniyor bunu diyenlere cevap olarak.
HAYAL GÜCÜMÜN ÜRÜNÜ
Kur'an'ı yorumlamak, o bilgilerden hareketle fikir üretmek
söz konusu olduğunda insanın ehil olup olmadığı sorulur.
Arapça biliyor musunuz ki bunları yazıyorsunuz gibi
suçlamalar da gelir. Bu tarz eleştirilere nasıl bir cevabınız
olacak?
-Ben Arapça bilmiyorum. Gerçekten Kur'an'ın dünyasına
girebilmek için o dönemin Hicaz lehçesini bilmek gerekir.
Ama bunlar benim yorumlarım değil, zaten bütün kaynaklarda
anlatılıyor İslam bilginleri, ilahiyatçılar tarafından. Ben
burada
Muhammed'in iç dünyasını anlamaya çalıştım. Bu bölümler
tamamen benim hayal gücümün ürünü. Yani ona tamamen
bir roman kahramanı olarak yaklaştım.
İnançlı bir yazar, roman kahramanı olarak anlatabilir mi Hz.
Muhammed'i?
-Hayır. Böyle bir roman yazabilmek için olaylara biraz
inanç dışından bakmanız lazım. Bunun için en azından
kuşkucu olmak gerekir diye düşünüyorum.
TÜRBANDAN ÇOK TÜRKİYE'NİN MUHAFAZAKARLAŞMASI BENİ
ENDİŞELENDİRİYOR
Ben Paris Üniversitesi'nde öğretim üyesiyim. Her yıl bir iki
türbanlı
kız öğrenci olur sınıfımda. Orada türban yasağı yok. O kızların
varlığı ne beni ne de diğer öğrencileri rahatsız ediyor.
Biz de laikliği büyük ölçüde Fransa'dan aldık. Laikliğe sahip
çıkmalıyız ve bu çok önemli bir kazanım. Ben türbanı bir
bireysel özgürlük olarak görüyorum. Ama laikliği tehdit eden
bir duruma dönerse elbette benim tavrım olumsuz olur.
Ama burada şunu söylemek istiyorum. Özgürlükler bir bütündür.
Hükümetin diğer özgürlükleri de ele alması lazım. Türkiye'de
bir savaş oluyor. Vicdani ret diye bir temel özgürlük var ve
siz bunu isteyemiyorsunuz ama. Bülent Ersoy hakkında
soruşturma açıldığını düşünsenize söylediği bir söz yüzünden.
Ben türban meselesinden falan çok Türk toplumunun
muhafazakarlaşmasını endişeyle karşılıyorum.
SALMAN RÜŞDİ GİBİ PROVOKATİF OLMADIM
Çok hassas bir konu bu, hiç çekinceleriniz oldu mu?
- İtiraf edeyim oldu. Ben başında bu romanı vahiy ve
Muhammed'in libidosu üzerine kurmayı tasarlamıştım.
O anlamda bu dişi putların da önemli bir yeri olacaktı.
Hem peygamberin özel hayatına girmekten hem de
inanç sahibi insanları incitir diye çekindim. Hiç değinmemek de
olmayacaktı. Çok az Muhammed'in özel hayatına girdim
ama Muhammed'le ilgili bölümleri, inanç, şiddet ve onu
etkileyen coğrafya ekseninde anlattım. Çok ilginç bir
tarihi kişilik Muhammed. İnsani yanları ağır basıyor.
Örneğin kadınlarla ilgili konularda çok hoşgörülü.
Asıl kısıtlamaları Ömer getiriyor. O kadın düşmanı.
Muhammed kadınları seviyor ve onlarla meseleleri var.
Evde 13 kadını idare etmek kolay değil. Bütün bunlar
İslam kaynaklarında var. Ama Salman Rüşdi gibi
provokasyona girip çok incitici, aşağılayıcı, onunla
alay eden şeyler yazmadım. Zaten dediğim gibi Muhammed
benim gözümde çocukluğumdan gelen bir kahraman.
SAATLİ BOMBA GİBİ PATLASIN DİYE YAZMADIM ROMANI
Günümüzün politik ortamına uygun bir roman yazdı,
eleştirilerine hazır mısınız?
- İslam sadece Türkiye'nin değil dünyanın gündeminde;
dolayısıyla beni de ilgilendiriyor. Ama bu gündemde
bir olay olsun, bir saatli bomba gibi patlasın diyerek bu
romanı yazmadım. Dediğim gibi romanın çıkış noktalarından
biri çocukluğum. Ama öteyandan şiddet olayını sorgularken,
ister istemez bugünkü radikal İslam'ın konumunu da
gözönünde tuttum. Bir de türban tartışılmaya başlandı
ama türban tartışılmaya başlandığında ben bu romanı bitirmiştim.
|
|
Allah’ın
Kızları'nı yazdı
http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=164760&Categoryid=1
Çocukluğumda en büyük kahramanım Hazreti Muhammed'di.
Muhammed’i insan
olarak daha çok sevdim
Lat, Uzza ve Manat. İslam’dan önce Kábe’de bulunan ve Allah’ın Kızları
olarak kabul edilip tapınılan putlardı bunlar. Sonra Allah, Hazreti
Muhammed’i elçi seçti ve onların hükmü kalmadı. Ama İslam’ın kabul edilişine
ve yayılışına tanıklık etti onlar ve dile gelip o dönemi anlattılar. Yazar
Nedim Gürsel sekiz yıldır roman yazmıyordu. Bu aradan sonra çıkan romanı
Allah’ın Kızları’nda teker teker konuşturuyor onları. "Çocukluğumda en büyük
kahramanım peygamberdi" diyen Gürsel ona bir insan olarak yaklaşmak ve kendi
din inancıyla da bu şekilde hesaplaşmak için kaleme aldığını söylüyor
romanı.
Dini, inancı sorgulayan ve özellikle peygamberin özel hayatını ele alan
böyle bir roman yazmak aslında zor ve tehlikeli. Çünkü önümüzde bir Salman
Rüşdi örneği var. Ama yazar onun düştüğü hataları yapmadığını, yazdıklarının
inananları asla rencide edici bir yanının bulunmadığını, çünkü dini
kaynaklardan aynen aldığını söylüyor. Yine de yazdıkları ve söyledikleri çok
tartışılacak. Doğan Kitap tarafından yayımlanan Allah’ın Kızları, 5 Mart
Çarşama günü kitapçı raflarındaki yerini alacak.
Allahın Kızları’nı nasıl bir ruh haliyle yazmaya karar verdiniz?
- Elli yaşımı geçtikten sonra bir o kadar daha yaşamayacağım duygusuna
kapıldım. Metafizik kaygıların başladığı bir dönem. Varlığından kuşku
duyduğum Allah’la bir diyalog arayışı belki. "Her çocuğun içinde bir Allah
vardır" diye bir cümle var romanda. Çocukken Allah’la aramda müthiş bir
ilişkim vardı. Bir parça, altmışına merdiven dayamış birinin Allah’la ilgili
kafasında oluşmuş sorulara cevap araması da denilebilir. Çocukluğumun en
büyük kahramanı da peygamber Muhammed’di. Çünkü adını taşıdığım dedem,
annemin babası, hem yargıç ve iyi bir hukukçuydu hem de iyi bir Müslüman’dı.
Beni cuma namazlarına götürürdü. İslam’la ilk karşılaşmam öyle oldu.
İnançsızlığa gidiş serüveniniz nasıl başladı?
-Büyüyünce Marksizme ilgi duydum, 20 yaşlarında Türkiye’de devrim yapma
hayalleri kuran bir delikanlıydım. Aradan yılar geçti, dünya değişti, ben
değiştim ve şu an bir agnostiğim, yani şüpheci. Tam ateist de değilim. Bu
romanı yazarken aslında onu da keşfettim, acaba Tanrı var mı diye kafamda
bir soru oluştu. Gençlik yıllarımda böyle bir soru hiç yoktu. Demek oraya
doğru da bir eğilim olmuş ki bu romanı yazabildim.
Yazdıktan sonra ne değişti?
-Muhammed’i insan yanıyla daha fazla sevdim ama onun Allah’ın elçisi
olduğuna inancım da daha fazla sarsıldı. Kendi pratik hayatında ve
stratejisinde sanki Allah’ı kullandığı bir dönemini keşfettim. Dolayısıyla
agnostik olmak bana daha yakın geldi. Ama tamamen reddedemiyorsunuz da,
çünkü içinizde bir korku var.
Hangi ayetlerdi içinize şüphe tohumlarını düşüren?
-Öyle ayetler var ki Muhammed’in özel hayatıyla ilgili. İlahiyatçılar bunu
benden daha iyi bilir. Orada işte insan Muhammed’e olan inancını
yitirebilir. Bir örnek vereyim. Hatice’nin ona hediye ettiği ve azat ettiği
kölesi Zeyd’in karısı Zeynep. Peygamber Zeynep’e aşık oluyor, çok insani bir
durum bu. Ama bir kural var, evlatlıklarınızın eşleriyle evlenemezsiniz
diye. Onun için Muhammed ayalarca bir melankolinin içinde yaşıyor ve bir
ayet geliyor. Yaklaşık olarak, senin gönlündeki sıkıntıyı biz biliyorduk
deniyor. Bunun üzerine Zeyd karısını boşuyor ve Muhammed alıyor. Böyle
anekdotlar var. 13 nikahlı eşi var ve "Bana yalnızca Ayşe ileyken hadis
geliyor" diyor. Romanımın ağırlık konusu bu değil ama Muhammed Allah’la
öylesine içli dışlı ki, Allah onun özel hayatına da, kimi polemiklerine de
karışabiliyor. Örneğin hepimizin bildiği Kevser Suresi. Ayet "Sana ebter
diyen ebterdir" diye bitiyor. Ebter erkek çocuğu olmayan anlamına geliyor ve
Muhammed erkek çocuğu olmadığı için Kureyş’in nezdinde muteber değil. Ona
ebter diyorlar, bu bir küfür. Çok inciniyor, üzülüyor ve ayet iniyor bunu
diyenlere cevap olarak.
HAYAL GÜCÜMÜN ÜRÜNÜ
Kur’an’ı yorumlamak, o bilgilerden hareketle fikir üretmek söz konusu
olduğunda insanın ehil olup olmadığı sorulur. Arapça biliyor musunuz ki
bunları yazıyorsunuz gibi suçlamalar da gelir. Bu tarz eleştirilere nasıl
bir cevabınız olacak?
-Ben Arapça bilmiyorum. Gerçekten Kur’an’ın dünyasına girebilmek için o
dönemin Hicaz lehçesini bilmek gerekir. Ama bunlar benim yorumlarım değil,
zaten bütün kaynaklarda anlatılıyor İslam bilginleri, ilahiyatçılar
tarafından. Ben burada Muhammed’in iç dünyasını anlamaya çalıştım. Bu
bölümler tamamen benim hayal gücümün ürünü. Yani ona tamamen bir roman
kahramanı olarak yaklaştım.
İnançlı bir yazar, roman kahramanı olarak anlatabilir mi Hz. Muhammed’i?
-Hayır. Böyle bir roman yazabilmek için olaylara biraz inanç dışından
bakmanız lazım. Bunun için en azından kuşkucu olmak gerekir diye
düşünüyorum.
TÜRBANDAN ÇOK TÜRKİYE’NİN MUHAFAZAKARLAŞMASI BENİ ENDİŞELENDİRİYOR
Ben Paris Üniversitesi’nde öğretim üyesiyim. Her yıl bir iki türbanlı kız
öğrenci olur sınıfımda. Orada türban yasağı yok. O kızların varlığı ne beni
ne de diğer öğrencileri rahatsız ediyor. Biz de laikliği büyük ölçüde
Fransa’dan aldık. Laikliğe sahip çıkmalıyız ve bu çok önemli bir kazanım.
Ben türbanı bir bireysel özgürlük olarak görüyorum. Ama laikliği tehdit eden
bir duruma dönerse elbette benim tavrım olumsuz olur. Ama burada şunu
söylemek istiyorum. Özgürlükler bir bütündür. Hükümetin diğer özgürlükleri
de ele alması lazım. Türkiye’de bir savaş oluyor. Vicdani ret diye bir temel
özgürlük var ve siz bunu isteyemiyorsunuz ama. Bülent Ersoy hakkında
soruşturma açıldığını düşünsenize söylediği bir söz yüzünden. Ben türban
meselesinden falan çok Türk toplumunun muhafazakarlaşmasını endişeyle
karşılıyorum.
SALMAN RÜŞDİ GİBİ PROVOKATİF OLMADIM
Çok hassas bir konu bu, hiç çekinceleriniz oldu mu?
- İtiraf edeyim oldu. Ben başında bu romanı vahiy ve Muhammed’in libidosu
üzerine kurmayı tasarlamıştım. O anlamda bu dişi putların da önemli bir yeri
olacaktı. Hem peygamberin özel hayatına girmekten hem de inanç sahibi
insanları incitir diye çekindim. Hiç değinmemek de olmayacaktı. Çok az
Muhammed’in özel hayatına girdim ama Muhammed’le ilgili bölümleri, inanç,
şiddet ve onu etkileyen coğrafya ekseninde anlattım. Çok ilginç bir tarihi
kişilik Muhammed. İnsani yanları ağır basıyor. Örneğin kadınlarla ilgili
konularda çok hoşgörülü. Asıl kısıtlamaları Ömer getiriyor. O kadın düşmanı.
Muhammed kadınları seviyor ve onlarla meseleleri var. Evde 13 kadını idare
etmek kolay değil. Bütün bunlar İslam kaynaklarında var. Ama Salman Rüşdi
gibi provokasyona girip çok incitici, aşağılayıcı, onunla alay eden şeyler
yazmadım. Zaten dediğim gibi Muhammed benim gözümde çocukluğumdan gelen bir
kahraman.
SAATLİ BOMBA GİBİ PATLASIN DİYE YAZMADIM ROMANI
Günümüzün politik ortamına uygun bir roman yazdı, eleştirilerine hazır
mısınız?
- İslam sadece Türkiye’nin değil dünyanın gündeminde; dolayısıyla beni de
ilgilendiriyor. Ama bu gündemde bir olay olsun, bir saatli bomba gibi
patlasın diyerek bu romanı yazmadım. Dediğim gibi romanın çıkış
noktalarından biri çocukluğum. Ama öteyandan şiddet olayını sorgularken,
ister istemez bugünkü radikal İslam’ın konumunu da gözönünde tuttum. Bir de
türban tartışılmaya başlandı ama türban tartışılmaya başlandığında ben bu
romanı bitirmiştim. (Hürriyet)
Orta birde, din hocamız bir gün İslam’da mucize olmadığını, tek
mucizenin Kitap’ın kendisi olduğunu söylediğini anımsıyorum. Bunu
duyduğumda elbette farkında değildim ama şimdi bu sözlerin altında yatan
pozitivizmi görüyorum. Dine bu gözle bakanlar, inançtan çok, bilimle
açıklanacak bilgi olarak görürler dini.
Bu hafta okuduğum Nedim Gürsel’in “Allah’ın Kızları” adlı olağanüstü
güzellikteki romanı, beni bu konuyu düşünmeye itti. İnananlar, ne bekler
dinden? İnsanların dinden beklediklerinin, bilinmezleri açıklamak,
hastalıklara ilaç bulmak, atom teorisini anlamak olduğunu hiç
sanmıyorum. İnsanlar gerçekte dine, ruhsal arayışlarla yönelirler.
Ortaçağdan beri bilimle yarışan batılı dinler, insanı spritüel
arayışında yalnız bırakmışlardır.
“Allah’ın Kızları” romanından bahsetmeye belki çok garip bir açıdan
bakarak başladım, fakat son dönemlerde din, inanç ve gelenek üzerinde
toplumca çok daha fazla konuşur ve kafa yorar olduk. İslamiyet’i değil
yalnızca, inanç sistemlerini de sorgulama gereği duymaya başladık.
Nedim Gürsel tam da bu konuları romanının merkezine yerleştirmiş. Onun
anlattığı din, bilimle yarışan, mucizelerden uzak bir inanç değil,
aksine yüzyıllar boyunca anlatıların efsaneleştiği, olağanüstünün kabul
gördüğü bir inanç sistemi. Dini öyküler zaten efsanelerden, masallardan,
olağanüstü kişilerden ve tüm bunların en şiirsel biçimlerde
anlatılmalarından ortaya çıkmaz mı?
“Allah’ın Kızları” birbiri ardına, nesillerdir anlatılagelen hikayeleri,
masal anlatır gibi şiirsel bir dille anlatıyor. Nedim Gürsel roman için
ikinci tekil şahısta anlatıyı seçmiş ve bence çok da iyi etmiş. Romanın
anlatıcısı, “sen” diye hitap ediyor anlattığı kişiye: bu, küçük bir
çocuk olduğu gibi, dolaylı olarak aynı zamanda okur da oluyor. Okuru
babaannesinin masallarını dinleyen bir çocuk konumuna koyarak anlatıyor.
“Dedenle Cuma namazına giderken…” diye başlıyor örneğin bir bölüm. Sanki
çocukluğunda hayal meyal hatırladığı anılarını büyüklerinin ağzından
yeniden dinliyor.
İkinci kişiye anlatılması zor bir anlatım olmasına rağmen, yazarın
amacına tam hizmet ediyor. Masal dilinden uzaklaşmamış, okur ile çocuğu
bir bütün olarak düşünmüş ve belki de en önemlisi, uzak diyarların,
geçmiş zamanların hikayelerini, bir çocuğa anlatırken yapılan cinsten
abartılarla, efsanelerle süslüyor. Anlatım hiç dağılmıyor, hep aynı
sesten dinliyoruz hikayeleri.
Romanın formuyla ilgili bir başka özelliği de, her bölümün farklı
karakterlerin dilinden anlatılıyor olması. Çoksesli bir anlatı kurmuş
Gürsel. Her dört bölümde bir Uzza, Manat ya da Lat’ın başlığını taşıyan,
onlardan birinin ağzından dile getirilmiş anlatı yer alıyor. Böylece
bölümlerin nasıl romanın dokusunu oluşturduğunu da görme fırsatı oluyor
okur. Üst üste gelen simetrik anlatılar, yapıyı oluşturuyor.
“Allah’ın Kızları”nın konusunu anlatmak çok zor. Roman farklı çağlarda
geçen, kutsal kitaplarda bahsedilen öykülerden oluşuyor. Gürsel hoş
şekilde öyküleri birbirlerine bağlayarak bugüne kadar getiriyor.
Örneğin, romanın başlarında hazreti Muhammed’in doğumundan önce
babasının ve dedesinin hayatlarını anlatıyor. Peygamberin dedesinin
anlatıldığı bölümlerin içinde, anlatıcı kendi çocukluğuna, dedesine
göndermeler yapıyor.
Öyküler arasındaki benzetmeler çok zekice yapılmış. Benzer temaları
çağlar ötesinde yinelendikçe, romandaki kişiler ve olaylar
belirginleşiyor. Romanda yazarın sık kullandığı temalardan biri, kurban.
İlk başlarda İbrahim peygamberin oğlunun boğazını kesmek üzere dağa
çıkışını anlatıyor. Ardından küçük bir çocukken dedesinin evinde,
kömürlüğün yanına bağlanan, kurban bayramında kesilmeyi bekleyen koçtan
bahsediyor. Kesilen kurban, aslında çocukların yaşamlarının bedeli.
Çocuk bir şekilde kendi yerine kurban edilen hayvana karşı bir suçluluk
duyuyor belki, ama kendisinin hayatta kalması için bunun zorunlu olduğu
söyleniyor ona. Çocuk zihninde kurban, kendi yaşamının ne denli
değersiz, kolay kaybedilebilir hatta kendini sevdiğini zannettiği
büyükleri tarafından harcanabilir olduğunu gösteriyor.
Kurban bir kez daha Muhammed’in babasının küçük bir çocukken nasıl
kurban edilmekten kurtulduğu hikayesiyle anlatılıyor. Temanın farklı
çocukların hayatlarındaki anlamıyla tekrarlanması, çağlar boyunca
inancın içine işleyen şiddeti sorguluyor. Tabii bir de peygamberin
babasının kurban edilmekten son anda kurtulması, yaşamın
rastlantısallığını da gösteriyor.
Yazarın kullandığı bir başka tema da, yol. Kays gibi, şehvet için
yolculuk yapanlar var ama bir de, hayatı yollarda arayış içinde geçen
dervişlerin hikayeleri var ki, bunlar romanın en güzel hikayeleri.
Cennete giden yola girmek için yıllarca iz süren dervişin hikayesi Yunus
Emre’nin satırlarıyla son buluyor:
“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen onu
Bana Seni gerek Seni”
Romanın yazılış amacını da bize yol simgeleri anlatıyor: “Anadolu’yu
karış karış dolaşıp tekkelerle, dervişlerle, onların menkıbeleriyle
yatıp kalkmaya başladığında, bir yol arayışına girecektin. Doğru yolu
bulmak değildi amacın, belli bir yola girmek de değildi. Yoldan çıkmak,
kendini hayat yolunun ortasında karanlık bir ormanda bulmak istemiyordun
o kadar.”
İnsanların dinden beklentisi diye başladık yazıya çünkü roman bana en
çok bu konuyu düşündürdü. Nedim Gürsel’in de bu sorunun peşinden
giderken romanın temelini oluşturduğunu düşünmeden edemedim. Romanın bir
bölümünde, dedesinin elinden tutmuş camiye giderken, yatırın yanında
pazar kurulan boş arsaya gelip bağlama çalan ozandan öğrendiklerini
anlatır. Tasavvufla pek ilgilenmeyen dede, camideki vaazdan daha memnun
kalır fakat çocuk “…nerde ozanın anlattıkları, nerde imamın vaazı! …
imamın anlattıklarında olağanüstü hiçbir şey yoktu” der.
Spritüel olandan, tasavvuftan ve olağanüstüden uzaklaştıkça geriye ne
kalır diye düşündüm romanı bitirince ve dinin özündeki ruhsal arayışın
bundan beslendiğini, aksi takdirde geriye sadece yasa ve şiddet
kaldığını gördüm.
Bu romanı keyifli masallar okur gibi okudum ama ardında yatan yoğun
araştırmadan da söz etmek gerekir. Nedim Gürsel sadece teologların
araştırmalarını incelemekle kalmamış, eski destanları, evde dedelerden,
ninelerden dinlediğimiz efsaneleri de romana dahil etmiş. Bazılarının
şehvet dolu, bazılarının da erdem dolu hikayelerini nefis bir dille
aktarmış.
Allah’ın Kızları / Nedim Gürsel / Doğan Kitap / Mart 2008 / 287
sayfa.
(Bu makale Dünya Gazetesinin Kitap ekinde 4 Nisan 2008 günü
yayımlanmıştır.)
|