BENİM ADIM KIRMIZI - ORHAN PAMUK

     ANASAYFA TÜMÜ ROMAN ÖYKÜ DENEME FELSEFE ŞİİR TİYATRO BİYOGRAFİ Toplantı Tarihi - 10.10.2018



Editörün Notu:  Orhan Pamuk’un “En renkli ve iyimser romanım” dediği "Benim Adım Kırmızı", yazarın dünyada şimdiye dek en çok satan romanı oldu; Fransa ve İtalya’da yılın kitabı seçildi, dünyada bir romana verilen en prestijli ödüllerin başında gelen Uluslararası IMPAC Dublin ödülünü kazandı. Eski resim sanatımız, Doğu ve Batı’nın dünyayı görme biçimleri, aşk ve ölüm hakkında unutulmaz bir tarihi roman olan bu çağdaş klasiği, ilk yayımlanışından 15 yıl sonra, yazarın sonsözü ve kapsamlı bir sanat-tarih kronolojisiyle birlikte sunuyoruz."Benim Adım Kırmızı", hem Orhan Pamuk’un en çok dile çevrilen ve en çok hayranlık duyulan eseri hem de modern edebiyat tarihimizin dünyada en çok okunan kitabı.

Orhan Pamuk’un “en renkli ve en iyimser romanım” dediği "Benim Adım Kırmızı", 1591 yılında İstanbul’da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı’nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce, Şeküre’ye âşık, teyzesinin oğlu Kara devreye girer. İstanbul’da bir vaizin etrafında toplanmış, tekkelere karşı bir çevrenin baskıları, pahalılık ve korku hüküm sürerken, geceleri bir kahvede toplanan nakkaşlar ve hattatlar sivri dilli bir meddahın anlattığı hikâyelerle eğlenirler. Herkesin kendi sesiyle konuştuğu, ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.  Türk romancısı Orhan Pamuk, Avrupa’ya roman nasıl yazılır, gösteriyor.” FRANKFURTER ALLGEMEINE

Benim Adım Kırmızı Romanının Tahlili
http://bilgigah.blogspot.com/
Rakella Asal

Benim Adım Kırmızı romanı tarihi roman, cinayet romanı ve aşk romanı olarak değerlendirilebilecek çok yönlü bir romandır. Romanın yazılış amacı nakkaşların kaderini, yülerce yıl bir işe emek verdikten sonra, bugün tamamen unutulmalarını anlatmaktır. Yazar Doğu ile Batı arasında köprü kurmak ister. Doğu sanatını Batılı yazım tekniklerini kullanarak sunmuştur.

Benim Adım Kırmızı romanı boyunca uzun uzadıya Batılı ressamlarla Osmanlı nakkaşları karşılaştırılır. Resmin İslamiyet çerçevesinde incelenmesi ve değerlendirilmesi de söz konusudur. Aynı zamanda nakkaşlıktaki tekrarlar, esere de yansıtılır. Romanın anlatımında da tekrarları sıkça görürü.

Benim Adım Kırmızı romanında nakkaşlıkta yaşanan hafızadan resmetme ve körlük tasavvufi bir temele dayanır çünkü eserde anlatıldığı üere Üstad Osman saraydaki resimlere baktıktan sonra ünlü nakkaş Behzat’ın kullandığı iğne ile kendini kör eder. Bir başka nokta da nakkaşların üslup ve bireysel ifadeyi reddetmeleri Müslümanlığın sanatçılar üerinde kurduğu bir baskının sonucudur. Bu da romanda her noktada ifade edilir. Doğu- Batı çatışması ve Doğu-Batı sentezi çatışmaların başında görülür. Enişte Bey Doğu Batı sentezini savunurken Enişte’nin kızı, Kara’nın karısı Şeküre’ye göre resim sanatındaki Doğu Batı çatışması çözülmemiştir.

Üstkurmaca ve Postmodern Çerçeve

Benim Adım Kırmızı romanında üst kurmaca roman yapısı kullanılır. (Üst kurmaca metnin hakkında açıklamalar içeren kurmacadır.)Roman içinde roman kişileri romanın yazılışına dair açıklamalarda bulunurlar. Aynı zamanda Benim Adım Kırmızı eserinde üst kurmacanın iki temel noktası, parodi ve yalan söyleme eser içinde alenen gösterilir. Roman hem kişilerin hem de at, köpek, kalp para, Şeytan ve hatta kırmızı rengi gibi nesne ve kavramların öyküyü değişik açılardan ele aldığı pek çok “birinci tekil şahıs anlatıcı” tarafından aktarılır. “Ben Ölüyüm”, “Benim Adım Kara”, “Ben Köpek” gibi bölüm başlıkları her bölümün bir meddah tarafından seslendirildiği havasını yaratır. Yalanlara değinilecek olursa Şeküre okura çöpçatan Ester’in getirdiği mektubu ikinci kez okumadığını söylediğinde aslında okuru yanılttığını itiraf eder. Ayrıca roman katilin kimliğinin açığa çıkarılmasını sürekli geciktirerek cinayet romanındaki kuşku unsurunu da kullanır. Böylece okura bir anlamda oyun oynanır.      

        Benim Adım Kırmızı realist ve modernist anlatılardan uzakta zaten gerçeğin varsa da pek önemsenmediği bir yerden romanı yazan postmodernist anlatıya örnektir. Roman boyunca tek bir doğruya rastlanılmaz ya da sonunda belli bir hakikatin baskınlığı yoktur. Zaten anlatıcının amacı bu olmamakla birlikte olayların gidişatı her anlatıcı da farklı bir boyuta taşınır. Ayrıca postmodernistlerin sıkça kullandığı muhatabına kurmaca olduğunu ifade etmesi romanı anlama açısından önemlidir. Sekizinci bölümdeki Ester’in “Sizlerle de öyle fazla tanışmıyoruz. Açıkçası, birden bir utanma sıkılma geldi üerime. Mektubu nasıl okudum size söylemeyeceğim.” demesi doğrudan okuyucuya hitaptan bir örnektir. (s.49) Ester’in Şeküre’ye gelen mektupların içeriğini açıkça gösterdiği bu ve benzeri bölümlerde “siz” denilerek muhataba gönderme yapılmıştır. Bu kullanım, Ahmet Mithat’ın okuyucusuna siz diye seslenmesi ile karıştırılmamalıdır çünkü Mithat okuyucusuna otoriter bir bakışla bir şeyler öğretmek adına hem olayları hem de karakterleri baskılar ancak bu romanda her anlatıcı kendi bakışından gördüklerini okuyucu ile temasa geçerek anlatır.

Çok Seslilik

        Benim Adım Kırmızı romanında yirmi bir tane anlatıcı bulunur ve her biri birinci tekil şahıs olarak kendi gözlerinden romanın gidişatına dair bilgiler verir. Kara, enişte, Şeküre ve katil bu anlatıcılardan bir kısmıdır ancak farklılığa yol açan diğer anlatıcı türleri ise cansız nesnelerin konuşması, ölüm, kırmızı ve paranın dahi kendi bakış açılarından olayları yorumlamasıdır. Ayrıca her bir anlatıcı bir öncekinden farklı bir hikaye anlatarak bir anlamda diğer karakterin de onun içinden çıkmasını sağlar. Birbirlerine eklemlenerek ilerleyen anlatı da dikkat çekici unsur ise nesneleri konuşturan ara-üst anlatıcı bazında meddahvari bir anlatıcının bulunmasıdır. Bunun yanı sıra Şeküre romanın sonunda anlatıcının Orhan olduğunu dile getirir. O halde Orhan tüm anlatıcıların üstünde ve meddah nasıl resimleri konuşturuyorsa Orhan’da meddahı konuşturur. Ancak üst anlatıcı kimliğindeki Orhan’ın varlığı otoriter bir ses olarak hissedilmez. Diğer bir nokta ise Şeküre’nin “Her zaman asabi, huysuz ve mutsuzdur ve sevmediklerine haksızlık etmekten çekinmez. Bu yüden Kara’yı olduğundan şaşkın, hayatlarımızı olduğundan zor, Şevket’i kötü ve beni olduğumdan güel ve edepsiz anlatmışsa sakın inanmayın Orhan’a. Çünkü hikayesi güel olsun da inanalım diye kıvırmayacağı yalan yoktur.” diyerek Orhan’ı güvenilmez bir anlatıcıya çevirmesiyle onu Hayri İrdal’ın anlatım tekniğine yaklaştırır. Bütün bunlardan yola çıkarak Benim Adım Kırmızı’yı yazarın sesine yakın ve baskın bir anlatıcı olmamasıyla “Bakhtin’in diyalojik roman tanımında olduğu gibi karşıtlıklar bir hiyerarşi olmadan bir arada yer almakta, farklı eğilim ve düşünceler birbiriyle çatışsa da bir diyaloğa girebilmektedir.  

İroni

          Benim Adım Kırmızı baştan başa ironi temelli kurulmamış sadece dil kullanımında birkaç ironiye değinilebilir. Şeküre’nin konuşmaları 16. yüyılda bir ev kadınına göre oldukça iyi eğitim gerektirecek niteliktedir. Örneğin 32.bölümde Şeküre boşanmaları ile ilgili “Åžimdi eğer benim durumuma dürüstçe tanıklık edecek iki adam bulup, onlara hemen biraz para verip, birlikte Üsküdar’a geçip, kadıyı ayarlayıp, beni boşatmak için yerini naibinin almasını sağlayıp, bu şahitlerle beni boşatır(…)” diye başlayıp on altı satır süren bu konuşma 16. yüyıl çevresinde formal bir eğitim almamış Şeküre için oldukça kalbur üstü bir konuşmadır. Bu ironi ise konuşma ile kişi arasındaki uygunsuzluktan doğan sözel ironidir.  

Zaman ve Mekan Kullanımı

       Benim Adım Kırmızı romanında anlatı zamanı dokuz günlük bir süreci kapsar. Zarif Efendi öldürüldükten sonra Kara’nın olayları çözümleyecek bir dedektif edası ile romana girmesi ve sonunda Zeytin’in katil olduğunun ortaya çıkmasına kadar kısa bir süre geçmesine rağmen roman oldukça hacimlidir. Zaman, çizgisel bir şekilde ilerlese de anlatıcıdan anlatıcıya geçildiğinde olaylarda ya geriye ya da ileriye gidilmiştir. Örneğin Kara- Ester- Şeküre üçlüsü arasında Şeküre’nin Kara’ya yazdığı mektubun bahsi geçtiğinde, Kara mektubu alır ve nar ağacının yanına gider. Ester’e geçildiğinde akşamüstü olmuştur, yani Kara ve Şeküre pencereden bakıştıklarından sonra belli bir zaman geçmiştir ancak Ester mektubu Kara’ya vermesine rağmen daha yeni aktarmıştır okuyucuya mektubu. Şeküre’ye geldiğimizde ise neden Kara oradan geçerken pencereye çıktığına dair kendini sorguladığını görürü. Kısa bir anı içeren nar ağacının oradaki bakışma üç anlatıcı tarafından kendi anlatılarını yazma süreçleri içinde zamanı kıran bir anlatıya dönüşmüştür. Çoklu anlatıcı olması zaten bu romanı zaman dizinsel olmaktan çıkarmış ve “şimdi”nin, anında aktarmanın belirgin bir şekilde öne çıktığı postmodern romanlarda zaman klasik ve modern tarzdaki romanlara oranla önemsizleştirilmiştir, romanda vak’a zamanı, anlatma zamanı ve okunma zamanı “şimdi” de birleşmiştir”. Padişah tarafından katilin yakalanması için verilen üç günlük mühlet zarfında bile Üstat Osman’ın ana odaklanması ve Enderun hazinelerine ilk ve son kez girmenin verdiği hazla eskiden çizilmiş nakışlara odaklanması bunu gösterir. En sonunda ise her büyük nakkaşın körlük seviyesine gelmek için uğraştığı gibi Üstat Osman’da bile isteye hazinedeki çok değerli Üstat Behzat’ın iğnesiyle kör eder kendisini ve kendi şimdisini yaşar.

Benim Adım Kırmızı romanında mekan meselesi de “çoklu mekan algısı” ile açıklanabilir. Anlatıcılar değiştikçe onların gördükleri doğrultusunda sanki kamera dolaşıyormuşçasına mekanlarda değişir. Şeküre evden bakarken erkek karakter Kara daha kamusal alanlara girebilir Üsküdar gibi, hazine odası gibi.  Benim Adım Kırmızı’nın mekanları daha çok anlatıcın perspektifi doğrultusunda değişen mekanlardır.

Eleştiri

Benim Adım Kırmızı romanında edebiyat, estetik ve sanat zemininde bir eleştiri ile karşı karşıya kalırız ancak tartışmanın vardığı noktada herhangi bir çözüm önerisi ya da bir diğerine değilleme söz konusu değildir. Benim Adım Kırmızı muğlaklık üerine kurulu bir çatışmalar romanı olduğunu gösterirken tüm bunları bir Osmanlı-Türk modernleşmesi alegorisi olarak alabileceğimizi söyler. Olayların çoğunun anakronik bir bakışla çizilmesinin yanında Orhan Pamuk’un olayları “Batılı” eğitim sügecinden geçerek “oryantalist gözlerle” anlatması da dikkat çekicidir. Dikkat çekici bir nokta ne tam olarak batıyı anlatma ne de doğuyu anlatmaktır. Sentez ise romanda üerinde durulmayan durulsa bile –kitabın iki üsluptan da izler taşıması ancak bitirilememesi- etkili olmayan bir yöntemdir. O yüden olaylara bakış nesnel bir eleştiri amacı gütmez. Arada kalmışlığın ve bir yere ait olamamanın verdiği sancı ise Frenk usulünü isteyen ve geleneğin yanındaki nakkaşlardan hiç birinin istediği anlamda başarıya ulaşamamış olmalarında kendisini gösterir. Padişahın isteği ile başlatılan kitap büyük hayallere rağmen bitirilemez. Zarif Efendi yaptıkları resim ve süslemelerin kafirlik olduğu inancına kapıldığından Enişte ise Kara’ya verdiği kitabı bitirme emri ile diğer nakkaşları göz ardı ettiğinden ve gerçekten kafirlik yapılıp yapılmadığını kanıtlayacak olan son resmi göstermediğinden öldürülür. Bu bağlamda anlatı dünyasında tek bir doğrudan bahsedilmez.

Benim Adım Kırmızı’da metinlerarasılık http://www.edebiyathaber.net/
Rakella Asal

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra edebiyat alanında “Yeni Roman” akımın kurucularından Alain Robbe-Grillet ve arkadaşlarına göre edebiyat yenileşmelidir. Bu akım zaman içinde postmodern denen türün oluşmasına yol açar. Kişiyi değil, kişinin gördüğü nesneyi öne çıkaran, anlamı hazır bir şekilde okura sunmayan, içeriği değil biçimi önceleyen, olayı geri plana alan bu roman anlayışının en belirgin özelliklerinden biri metinlerarası ilişkileri göz önüne sermesidir. Bu anlayışa göre yeni yazılan bir metnin kendinden önceki bir metinden etkilenmemesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu etkileri gizlemenin bir anlamı yoktur.

“Benim Adım Kırmızı”, metinlerarası göndermelerle kurgulanmış bir eserdir. Orhan Pamuk, bu eserini kızı Rüya’ya ithaf etmiştir. Romanın ithaf bölümünde (s.6) Kuran’dan seçilen üç ayete yer verilir: 1. “Bir adam öldürdüler ve aralarında tartıştılar.” (Bakara, 72); “Körle gören bir olmaz” (Fatır, 19)”; “Doğu da Batı da Allah’ındır” (Bakara, 115). Böylece okura henüz romanı okumadan kurgulanan metnin Kuran ile bir ilişkisi olduğu sezdirilmiş olur. Bu alıntılar, romanın üç farklı boyutuna da işaret eder. Birinci ayet, romanın polisiye kurgusuna, ikinci ayet, romanın aşk, sanat ve polisiye kurgusuna, üçüncüsü ise romanın sanat boyutuna işaret eder. (Kemal Erol, Benim Adım Kırmızı’da resim sanatı bağlamında Doğu-Batı çatışması)

Kubilay Aktulum “Kopuk Yazı, Koput Yapıt”ta bu yöntemi şöyle açıklıyor: “Gerard Genette, eski bir yapının yeni bir yapıya yeni bir işlevle katılması olan metinlerarası ilişkilerin kafada yarattığı düşünceyi, “eski bir imge” olan “palempsest” sözcüğyle belirtir. Palempsest, üzerindeki ilk metnin (ya da yazının) kazınarak, yerine yeni bir metin (yazı) yazılmış bir yaprak ya da “aynı yaprak üzerinde, bir metnin başka bir metne eklendiği, üst üste geldiği, ancak eski metni tümüyle gizlemeyen, eski metnin görülebildiği” bir imge, metinlerarası bir beti olarak tanımlanır.” (Aktulum, 2000:216)

Özellikle postmodern eleştirmenler yazınsal metinleri metinlerarası bir bağlamda, bir palempsest olarak ele alırlar. Onlar palemsest kelimesini düz anlamdan çok yan anlam olarak, bir metnin imgesi olarak düşünürler. Bu düşünceye göre bir yazar “ilk kez” yazmış olduğu bir metni, ardından başka bir yazar yeni bir metin yazarken aslında eski bir metnin yazılarını silip bir başka metni yeniden yazmış olur. Öyleyse artık ilk metin yoktur, kopya bir metin vardır. Kısaca en yeni, en özgün kabul edilen bir metin bile daha önce yazılmış bir metne dayanır.

Eleştirmen Julia Kristeva edebi bir metni, metinlerarası açısından incelediğinde, bir alıntılar mozaiği olarak şöyle tanımlar: “Her metin bir alıntılar mozaiği gibi oluşur, her metin kendi içinde başka bir metnin eritilmesi ve dönüşümüdür.” (aktaran Kubilay Aktulum)

Kristeva’ya göre, metinlerarası bir metnin önceki bir metni yinelemesi değil, sonsuz bir süreç, metinsel bir devinimidir. Başka bir deyişle metinlerarasılık başka metinlere ait unsurları taklit etmek ya da onları olduğu gibi yeni bir metne sokmak işlemi değil bir “yer (ya da bağlam) değiştirme (transposition) işlemidir. Böylece yeni yazılan metinde “çokanlamlılık” ve “çokseslilik” açıkça ortaya çıkar. Bu açıdan metnin metinleraraası olmasının nedeni, onun alıntılanan ya da taklit edilen başka unsurları kapsaması değil, onu üreten yazının önceki metinleri bozup bir yeniden dağılım işleminden geçirmesindendir.

Öyleyse yazmak hep yeniden-yazmaktır. Bir yazar yeni bir metin oluştururken bile aslında başka metinlerden aldığı parçaları bir bütün oluşturacak biçimde yan yana getirip kaynaştırarak bir yeniden-yazma işine girişir. Yeniden yazmak, parçalardan yola çıkarak bir metin gerçekleştirmek, onları düzenlemek, birleştirmek, aralarında uyum sağlamak, unsurlar arasında geçişler yapmaktır. (Aktulum, 2000:96)

Benim adım Kırmızı’da parodi ve pastiş kullanımı

Kubilay Aktulum’a göre: “Parodi bir metni başka bir amaçla kullanmak, ona yeni bir anlam yüklemektir.” Parodi temelde içerikle ilgili bir taklit olarak görülür. Yine Aktuluma göre pastiş: “bir yazarın dil ve anlatım özellikleri, sözleri taklit edilerek gerçekleşir.” Her iki teknik de taklide dayanır. Parodide yazar içeriğin mizahi olabilecek bir şekilde, pastişde ise üslubu ciddi bir şekilde taklit eder. Örneğin yazarın yazdığı destan söz konusu ise, yazar bu türü belirleyen özellikleri yeniler, olay örgüsünü destandakilere benzetir, kendine örnek aldığı destanın benzerini yapmaya çalışırken metni değil biçimi taklit eder.

“Benim Adım Kırmızı”da mesnevi etkisi görülür. Mesneviler Doğu medeniyetinin romanıdır. Hatta Doğu medeniyeti, Batı medeniyetinin yaptığının daha zorunu başarmış, romanı şiir şeklinde yazmıştır. Yani mesnevi, bir nevi şiir şeklinde romandır, her iki türün ortak paydası anlatı sanatıdır. Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı romanında mesnevilerden içerik, üslup ve biçim benzerlikleri açısından değişik şekillerde faydalanmıştır. Fırdevsi’nin Şehname ve Nizami’nin Hüsrev ü Şirin isimli eserlerinde anlatılan bazı sahneleri, bir nevi parodisini yaparak kullanmıştır. Bu parodilerden iki tanesi örnek olarak gösterilebilir.

“Benim atımın üzerinde, onun da pencerede duruşumuzun Hüsrev’in Şirin’in penceresinin altına geldiği o binlerce kere resmedilmiş meclise –aramızda ama biraz arkada kederli bir ağaç da vardı– ne kadar da çok benzediğini çok sonra, bana verdiği mektubu açtıktan, içindeki resmi gördükten sonra anladığımda sevdiğimiz bayıldığımız o kitaplarda resmedildiği gibi aşktan cayır cayır yanmaktaydım.” (s. 45)

“Uslu çocuklar gibi hiç sesini çıkarmadan beni dinlemesi hoşuma gitti: ‘Efsaneyi Şehname’den bilirsin,” diye fısıldadım. “Babaları Feridun Şah yanlış bir iş yapar ve ülkesini üçe bölerken en kötü ülkeleri iki büyük oğluna, en iyisi İran’ı da küçük İreç’e bırakır, intikama kararlı Tur, kıskandığı küçük kardeşi İreç’i aldatır ve gırtlağını kesmeden önce saçlarını tıpkı benim şimdi yaptığım gibi tutar ve tıpkı benim şimdi yaptığım gibi bütün vücuduyla abanır kardeşinin üzerine. Gövdemin ağırlığını üzerinde hissediyor musun?’ ” (s. 411)

Romanda bu eserlerin dışında Leyla ile Mecnun, Mahzenül-Esrar ve Mevlana’nın Mesnevisi’nden de bazı kısımlar kullanılmıştır. “Benim Adım Kırmızı” bir mesnevi gibi bazen masalsı bazen ciddi ve didaktik olması açısından “roman şeklinde mesnevi” tanımı yapılabilir. (Tahsin Yaprak ve Özcan Bayrak, “Bir Mesnevi Parodisi olarak Benim Adım Kırmızı)

“Benim Adım Kırmızı” da, Orhan Pamuk’un diğer romanlarında da uyguladığı üst kurmaca tekniğini görürüz. Şöyle ki: Romanın başlarında Enişte, Kara’ya Padişah için resmettiği bir kitaptan bahseder:

“ Tıpkı senin Tebriz’deki hattatlar ve nakkaşlarla yaptığın gibi ben de bir kitap hazırlatıyorum.’ dedim. ‘Benim siparişçim Âlemin Temeli Padişahımız Hazretleri’dir. Kitap gizli olduğundan Padişahımız benim için Hazinedarbaşı’ndan gizli bir para çıkarttı. Padişahımız nakkaşhanesinin en usta nakkaşlarıyla tek tek anlaştım. Onların biri bir köpeği, kimine bir ağacı, kimine kenar süsleriyle ufuktaki bulutları, kimine atları resimletiyordum. (…) Para’yı resmettirdiysem küçümsemek içindir, Şeytan’ı ve Ölüm’ü korkuyoruz diye koydum’ ” (s. 34)

Roman okunmaya devam edildikçe Enişte’nin bahsettiği kitapta var olduğu söylenen “köpek, ağaç, at, para, şeytan ve ölüm”ün, aynı zamanda okurun okumakta olduğu romanda, yani Benim Adım Kırmızı’da yer alır. Böylece, yazar okurda “Enişte’nin resmettirdiği hikâye aslında okumakta olduğumuz romandır” yanılsamasını yaratmış olur.

Ancak bu durumda şu soru ortaya çıkar: Eniştenin bir romanı resimlemekte olduğu düşünülemez. Romanda birçok örneği verildiği gibi Enişte’nin resmettirdiği kitap, Hüsrev ü Şirin, Leyla ile Mecnun ya da Şehname gibi bir mesnevidir; Orhan Pamuk da Enişte’nin mesnevisini roman biçiminde yazmış olmaktadır.

Yıldız Ecevit, bu konuyla ilgili şunları söyler: “Enişte, roman kişisi Kara’ya, resimlere öykü bulma görevi verir. Romanın, Enişte’nin minyatürlerindeki figürlerle örtüşen roman kişileri –atlar/ köpekler/ ağaçlar– ve metnin minyatür bir tabloyu andıran yapısı, bu görevi yazar Orhan Pamuk’un üstlendiğini ve ‘Benim Adım Minyatür’ anlamını çağrıştıran ‘Benim Adım Kırmızı’ başlıklı bir roman yazdığı düşüncesini akla getiriyor. Bu açıdan bakıldığında roman, Enişte’nin gizli minyatürlerinin öykülendirilmiş biçimidir, resmin yazıya dönüştürülmesiyle oluşmuştur.” (Ecevit, 2002:145)

Romanda kullanılan üst-kurmaca tekniğini ima eden ikinci bir nokta da romanın sonlarına doğru, Şeküre’nin (Orhan Pamuk’un annesinin ismidir, romanda anlatılan her şeyin oğlu Orhan (Orhan Pamuk) tarafından anlatıldığını söylemesidir. Ancak üst anlatıcı kimliğindeki Orhan’ın varlığı otoriter bir ses olarak hissedilmez.

“Resmedilemeyecek bu hikâyeyi, belki yazar diye, bu yüzden anlattım oğlum Orhan’a. Hasan’ın ve Kara’nın bana yolladığı mektupları, zavallı Zarif Efendi’nin üzerinden çıkan mürekkebi dağılmış at resimlerini çekinmeden verdim. Her zaman asabi, huysuz ve mutsuzdur ve sevmediklerine haksızlık etmekten hiç korkmaz. Bu yüzden Kara’yı olduğundan şaşkın, hayatlarımızı olduğundan zor, Şevket’i kötü ve beni olduğumdan güzel ve edepsiz anlatmışsa sakın inanmayın Orhan’a. Çünkü hikâyesi güzel olsun da inanalım diye kıvırmayacağı yalan yoktur.” (s. 470)

Esasında Divan şiirinde de eğer şair bir başka eserden faydalanmış ya da bir başka eseri yeniden yazmışsa bunu açıklamakta bir sakınca görmemiştir. Bu açıdan, postmodern kuramla Divan şiirinin “özgünlük” konusuna bakışı birbirine oldukça benzer. Bu nedenle mesneviler tekrar tekrar yazılmış, bir mesnevideki kıssa başka bir mesnevinin içinde yer alabilmiştir. Birbirinden tamamen farklı olduğu düşünülebilecek iki edebiyat anlayışının kesiştiği bu noktada, Orhan Pamuk, romanını birçok mesneviyle dokumuş; romanıyla onlara bir saygı duruşunda bulunmuş, günümüzde önemini yitiren mesnevilerden yararlanarak romanın oluşturmuştur.

Sanatlar da zaman içinde eskir, kendini yenilemeye ihtiyaç duyarlar. Kendini yenilemeyen sanat silinmeye mahkûmdur. Minyatür sanatı için de bu kural geçerlidir. Orhan Pamuk, 17. yüzyıl başında Osmanlı nakkaşhanesinde olmuş veya olması pek muhtemel bir olayı roman formatına sokarak okura bir meddah ağzı ile “Benim Adım Kırmızı” diye seslenmiştir.

Kaynakça

Erol Kılıç, (2010), “Çağdaş Resim Sanatının Oluşmasında Doğu ve İslâm sanatlarının Etkisi”, Atatürk Üniversitesi e-dergi.atauni.edu.tr/index. php/GSED/article/ view/2314/2321
Fatma Oran, (1999). “Orhan Pamuk’la Benim Adım Kırmızı Üzerine”, Cumhuriyet Kitap, 14.01.1999
Hidayet Özcan, Nakkaşhanede Oyun: Benim Adım Kırmızı
Dergipark.gov.tr cilt3, sayı 1,haziran 2018 s.7-18
İmran Gür, Polisiye Kurmaca Özne İlişkisi ve Polisiyenin yeni adı:Postmodern Esrar
http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423902986.pdf ">http://www.acarindex.com
Kemal EROL, Benim Adım Kırmızı’da resim sanatı bağlamında Doğu-Batı çatışması – International Journal of Languages’ Education and Teaching ISSN: 2198 – 4999, Mannheim – GERMANY Volume 3/1 April 2015 5http://www.ijlet.com/Makaleler/721665728_11.%20229-245%20Kemal%20EROL.pdf
Tahsin Yaprak – Özcan Bayrak “Bir Mesnevi Parodisi Olarak Benim Adım Kırmızı” HİKMET-Akademik Edebiyat Dergisi [Journal of Academic Literature], Gelenek ve Postmodernizm Özel Sayısı, Yıl 3, 2017, ss. 148-157
http://bilgigah.blogspot.com/2017/06/benim-adm-krmz-roman-tahlili.html
https://www.okuryazar.tv/huzursuz-ruhlarin-resmi-benim-adim-kirmizi/Zafer Doğan
Raşel Rakella Asal – edebiyathaber.net (12 Ekim 2018)