Çöl Başlık resmi

  

ANASAYFA TÜMÜ ROMAN ÖYKÜ DENEME FELSEFE ŞİİR TİYATRO BİYOGRAFİ 20.06.2018 
     Editörün Notu: 2008 yılında Nobel Armağanına kazanan Fransız yazar LeClezio, Çöl adlı romanında çöl savaşçıları Tuareg kavminin son günlerini iç içe geçen iki kanaldan ele alır. Mavi Adamlar olarak bilinen Tuareg' ler Fransız Sömürge kuvvetleri tarafından asırlardır sahip oldukları topraklardan acımasızca sürülmektedirler. Öte yandan bu kuşak süratle gelişmekte olan Tanca ve Marsiya gibi kentlerde kurulan gecekondu bölgelerinde umarsız hayatlar yaşamaktadırlar. Ama kitabın ana karakteri "çöl" ün kendisidir. Kavurucu sıcak, Keskin kayalarla dolu, dalga, dalga, uçsuz bucaksız, ebedî kum tepeleri bir ana karakter gibi çölün kendisidir..
 
 
 

JEAN-MARIE GUSTAVE LE CLÉZIO’NUN ÜÇ ROMANINDA YALNIZLIK TEMASI

Pelin BATMAN
YÜKSEK LİSANS TEZİ

Jean-Marie Gustave Le Clézio 1940’ta, Nice’te doğdu. Çocukken denizci olmak istiyordu. İlk kitabını deniz yoluyla Bordeaux’dan Nijerya’ya giderken yazdı. Nice’te yazın öğrenimi gördü, aynı alanda doktora yaptı. İlk romanı Tutanak’la (İletişim Yayınları, Çev.: Emin Özcan) Renaudot Ödülü’nü, 1980’de de Çöl (Can Yayınları, Çev.: Elâ Güntekin) adlı romanıyla Paul Morand Ödülü’nü aldı. Ailesinin karmakarışık kökenlerinden, yaptığı yolculuklardan ve Kızılderili kültürlerine duyduğu meraktan esinlenen, 2008 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’yle ödüllendirilen yapıtı elli kadar kitaptan oluşmaktadır (romanlar, öyküler, denemeler

GİRİŞ:  Fransız yazar Jean Marie Gustave Le Clézio’nun inceleyeceğimiz üç romanı Tutanak, Altın Balık ve Okyanus Kokusu; değişik hayatları, mekanları, zamanlarıyla ortak bir paydada buluşur ki o da yalnızlıktır. Bu üç romanı aynı çerçevede inceleme olanağı veren tema yalnızlık temasıdır. Birinci bölümde yazarın edebi kimliğini, tutumunu irdelerken aynı zamanda hangi edebi akımlardan etkilendiğini de inceleyeceğiz. Bu bölüm içerisinde daha önce çokça duymadığımız bir akım olan “onirizm” akımının içeriğinden bahsedeceğiz. İkinci bölümde bu üç romanın kahramanlarını tanımaya başlayacağız. Her bir karakterin hayat örgüsü, yalnızlıkları, kaygıları, korkuları, pişmanlıkları sebepleriyle incelenecek. Karmaşık bir hayat içinde gel-gitler yaşayan bu karakterlerin tecrübe ettikleri yaşantılar, yalnızlık teması içinde ele alınacak. Farklı üç romanın ortak paydası olan yalnızlık değişik başlıklar altında karşımıza çıkacak. İnsanı her defasında ummadığı bir yere sürükleyen hayat bu kahramanlar için farklı bir olgudur çünkü yazarın kahramanları sıradışı ve değişkendir. Karakterlerin sıradışı, alışılagelmişten farklı olmaları ve beklenilenden daha başka tepki vermelerinin de sebebi yazarın çok derin olmasından kaynaklanır. Onlar için yalnızlık çok bildik ve çoğu zaman da güzel bir duygu. Yalnızlığın her hali bu karakterler için başaçıkılabilecek kadar iyi niyetli. Zaten Le Clézio’nun romanlarını da değişik yapan, bu sıradışı bakış açısını büyük bir ustalıkla okuyucusuna aktarabilmesidir. Üçüncü bölümde, karakterlerin ortak insani duygularını tanıyacağız. Her ne kadar yalnızlığı sevseler de etraflarında olup bitenlere, yaşayan her canlıya karşı gizliden gizliye bir ilgi, bazen acıma, vefa hissi duyan bu karakterler, kendi faunuslarında şeffaf bir camın ardından dokunmadan bazen de olsa görmek istedikleri bir dış dünya var. Dördüncü bölümde, bir maddenin; katı, sıvı, gaz halini inceler gibi karakterlerin yalnızlık durumlarını değişik şartlar altında inceleyeceğiz. Yalnızlığın bazen mutluluk ve huzur, bazen de düşündüğmüzden daha iyi niyetli bir durum olabiliceğini göreceğiz. İnsan, yaşam mücadelesi verirken yalnız kaldığı zamanlarda bunu bir yaşam biçimi haline getirebilir ve bir çeşit savunma mekanizması oluşturabilir. Son çalışma alanını oluşturan dördüncü bölümde yalnızlığın bir çözüm olduğu zamanları ayrıntılarıyla ele alacağız.

J.M.G. LE CLÉZIO, EDEBİ ANLAYIŞI VE ETKİLENDİĞİ AKIMLAR

1.1. Edebi Anlayışı
Çağdaş Edebiyatın, yaşayan çok önemli isimlerinden Jean Marie Gustave Le Clézio; hayalle gerçek, yokla var, olurla olmaz arasında okurlarını çok başka bir dünyaya götürüyor. Kafamızı belki de günlerce meşgul eden, bizi yeyip bitiren ve kimi zaman hücrelerimizde hastalık bile oluşturan, acabalarla yaşadığmız o kurallar ve insanların birbirleri için biçtiği değer yargıları yoksa sadece bir hiç ve hayal ürünü mü? Le Clézio, 13 Nisan 1940’da Nice’te doğdu. Anne ve babasının kökleri, eski bir Fransız Kolonisi olan ve 1810’da İngilizler tarafindan alınan Mauritius’a dayanır ve bu sebeple yazar fransızca ve ingilizceyi anadili olarak öğrenir. Dünyayı dolaşan bir cerrahın oğlu olmak ve çok küçük yaşlarda bir ülkeden diğerine yol almak, Le Clézio’ya çocuk yaşına rağmen kocaman bir ufuk açmış ve içinde zaten var olan o derin düşünme isteğini daha da geliştirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı boyunca, Nijerya’da doktorluk yapan babasının yanına sekiz yaşındayken gider ve ileride büyük romanlara imza atacak dahi bir yazarın serüveni başlar. 1950’de doğduğu şehir Nice’e, babasının görevinin bitmesiyle geri döndü. Bristol Üniversitesi’nde ingilizce eğitimini aldıktan sonra 1964’te Aix-EnProvence Üniversitesi’nde master yaptı. Henri Michaux üzerine bir tez yazdı.

Bangok, Mexico City, Boston, Austin ve Albuquerque gibi bir çok yerlerdeki üniversitelerde ders verdi. Henüz yirmi beş yaşındayken yazdığı Le Procès-verbal (Tutanak) adlı romanı ona Fransa’da çok önemli ödüllerden sayılan Renaudot ödülünü kazandırmıştır. 2008 yılında da edebiyat alanında Nobel Ödülü’nü kazanmıştır.

Le Clézio, romanlarında genellikle herkesin her zaman karşılaşmadığı, tecrübe etmediği ya da tanımadığı yaşamları işlemeyi tercih eder. Le Clézio için mutlaka keşfedilmemiş hayatlar vardır ve bu da bir yazar için henüz keşfedilmemiş bir hazinedir. Farklı bilim dalları içinde şaşırtacak kadar bilgi sahibi olması Le Clézio’nun herkes tarafından bilinmesi gereken bir yönüdür. Belki de onu Nobel Edebiyat Ödülü’ne taşıyan da onun bu sıradışı yönüdür. Yaşamı boyunca dünya çapında çok önemli edebi ödüller kazanmıştır:

1.Theophraste Renaudot (1963)
2. Larbaud (1972)
3. Jean Giono (1997)
4. Prince de Monaco (1998)
5. Stig Dagermanpriest (2008)
6. Nobel (2008)
1.1.2. Evrenselliği

Le Clézio’nun yazarlığına ve insanlığına dair çok önemli birçok özelliğinden biri de romanlarını gerçek bir humanizm anlayışıyla yazması ve bunu benimsemesidir. Her zaman tarafsızlığın tarafını tutarak hareket etmiş, insana, doğaya ve barışa hizmet etmiştir. Yazar ve edebiyat eleştirmeni Isabelle Roussel- Gillet, Le Clézio ve onu eseri “Altın Arayıcısı” üzerine yazdığı kitapta yazardan şöyle sözeder: “Kaybolmuş insanlar Le Clézio’yu cezbediyor.” (Altın Arayıcısı Üzerine Bir Çalışma, J.M.G. Le Clézio,30) Siyasi bir tutum içinde olmadan, romandaki kişilikleri kendi doğalarında bırakan, olan bir şeyi olduğu gibi aktaran ve bundan hiçbir rahatsızlık duymayan bir yazar görüyoruz karşımızda. Bir Fransız, bir Arap, bir Amerikalı, bir Yahudi Le Clézio için aynı şartlar altında irdelenir. Milliyet, din, inanış ayrımı yapmaksızın herkes Le Clézio için aynıdır. O, bu ayırımlarla ilgilenmez. Onun ilgisini çeken insanın gizemidir.

1.2. Gerçekçilik Le Clézio’nun gerçekçilik anlayışı, bilinen anlamından çok daha geniş ve derin bir anlatımla karşımıza çıkmaktadır. Romantizm, klasizme bir tepki olarak doğmuşken realizm her iki akıma da karşı gelişmiş bir anlayıştır. İnsanı ilkel benliğinden, cinsel kimliğinden, gelişmiş hayat felsefesine kadar irdeleyen ve alışılagelmiş değer yargılarını eleştiren bir anlayış geliştirerek realizme yeni ve farklı bir ivme kazandırmıştır. Le Clézio için gerçekçilik aynı zamanda sıradışı olmak da olabilir. Toplum kurallarına aykırı yaşamak, kendi doğrularını yaşamak da gerçekçilik olabilir. Yazarın savunduğu bu akım, onun roman kahramanlarını daha samimi yapmaktadır. Le Clézio, gerçekçilikle bu kadar net, dolambaçsız ve samimi romanlar yazarken hiç tepki çekmemiş, bu anlamda eleştirilmemiş olmasının arkasındaki gerçek, insanların kendilerine itiraf edemedikleri yaşanmamış özlemleri ya da olabilirlik sınırlarının aslında bilindiğinden daha cömert olmasıdır.

Yazarın nötr bir anlayışla; hiçbir dini, dili, rengi ya da milliyeti üstün tutmak ya da yermeksizin, nesnel bir yaklaşımla yazdığını görüyoruz. Yazarın bu yönüyle de romanlarının ne denli samimi ve objectif olduğunu da anlayabiliriz. Le Clézio’nun gerçekçilik anlayışına dair çok şey söyleyebiliriz. Toplumun yok saydığı ama aslında var olanı gözler önüne sermiş olmak da bu akıma ne denli bağlı kaldığının da kanıtıdır ancak yazar bu akıma bağlı kalma endişesi gütmeden, aslında kendi içinde zaten var olan ve bir yaşama biçimi ve hayatın ta kendisi olanı anlatma ve aktarma isteğindedir.

1.2.1. Onirizm Aslında onirik sıfatı Yunanca’dan gelmekte olup bir hayal ya da rüyayı niteler ve genellikle psikilojide kullanılır. Edebiyat ve resim sanatında da bu akım etkilidir. Ünlü ressam Salvador Dali ‘nin resimlerini, onirizm akımına bağlı olarak onirik tabiriyle nitelendiriyoruz.

Le Clézio’nun romanlarında gördüğümüz onirizm aslında bazen gerçekle yer değişen hayaldir. İnsanın yaşadığı gel-gitleri, düşleri,tasavvurları ve özlemleri büyük bir ustalıkla ve uzmanlıkla inceleyen yazar, onirizm akımının ince ve ifadesi zor tanımını, okuyucuya kurgusuyla, hiçbir sıkıntı çekmeden anlatabilmektedir. Her ne kadar hayatın ve gerçeğin kendisini yazsa da, yine de okuyucu gizemli bir taraf, sıra dışı bir durum ve farklı bir algı buluyor ki bu da yazarın onirik anlatımından kaynaklanır.

1.2.2. Ekspresyonizm - Le Clézio, insanın iç dünyasındaki duyguları anlatmaya, dışa vurmaya, incelemeye önem verir.

Hayatı boyunca insan, çok karmaşık duygular yaşayabilir. İnsan hata yapmaya açıktır. Birçok hata telafi edilebilir. Telafi edilemeyen ya da telafisi reddedilen hatalar başka boyutlara ulaştığı zaman, insanın yalnızlık boyutu başlar. Yazar; kahramanlarının içine düştüğü o psikolojik savaşı, hayat mücadelesini, delilik sınırına varan, normalden uzaklaşan ve bir süre sonra sıradanlaşan sıradışı bir hayatı tüm açıklığıyla ifade eder. Le Clézio için ifade temel olarak da ekspresyonizmin çıkış noktası çok önemlidir. İfade edilemeyen duygu ve düşünce tehlikeli bir düşmana dönüşebilir ya da kendini bitirir. Tüm yalnızlıkların, deliliklerin, savaşın ve şiddetin dozunun artmasının tek sebebi ifade edememektir. Kendini anlatamayan insan ya kendine ya da çevresine zarar vermeye başlar. İfade özgürlüktür ve insan, kendini ifade edemediği sürece özgür değildir

 

Çöl  Le Clezio










Nobel Edebiyat ödülü Le Clezio'nun

09/10/2008 00:00 A+ A- Nobel Edebiyat Ödülü'nü bu yıl Fransız yazar Jean-Marie Gustave Le Clezio kazandı

STOKHOLM - 2008 yılı Nobel Edebiyat Ödülü Fransız yazar Jean-Marie Gustave le Clezio’nun oldu. İsveç Akademisi, le Clezio’nun “yenilikçi şiirsel macerayla ve duygusal coşkunlukla dolu, şu anki medeniyetin sahip olduğunun ötesinde bir insan sevgisini ele alan” eserler ortaya çıkardığı için bu ödüle layık bulunduğunu açıkladı. 68 yaşındaki le Clezio çoğunlukla Meksika, Büyük Sahra, Paris ve Londra’da geçen kitaplarının ilki olan ‘Le Proces-Verbal’ı 1963 yılında yazdı. Bu ilk kitabıyla Renaudot Ödülü’ne layık görülmüştü. İngiliz bir baba ve Fransız bir annenin çocuğu olan le Clezio, Alain Robbe-Grillet’nin öncülüğünü yaptığı Yeni Roman hareketine dahil olarak görülüyordu ancak bu sınıflandırmayı reddederek kısa zamanda kült bir yazar haline geldi. Yazarın ilk çıkışı ise 1980 yılında yayımlanan ‘Çöl’ isimli kitabıyla oldu. Kuzey Afrika’da bir çölde yok olan bir kültürü ve istenmeyen göçmenlerin gözünden Avrupa’yı anlatan romanla le Clezio Fransız Akademisi tarafından ödüllendirildi. Modern hayatın zorlukları ve tehlikelerini tarih yazar gibi yazan le Clezio, geçen yıl yayımlanan kitabı ‘Ritournelle de la faim’ eleştirmenler tarafından yine övgüyle karşılandı. Bu kitabında Fransa’nın dünya savaşları dönemindeki suçluluğunun üstüne giden le Clezio, aynı yıl içinde ‘Ballaciner’ adıyla bir de sinema kitabı yayımladı. ‘Ballaciner’de sinema tarihinin yanı sıra hayatında sinemanın önemine de derinlikle yer veren le Clezio çocukluğundaki elle çalışan projektörlerden gençliğindeki sinema meraklılarının takip ettikleri trendlere kadar birçok anısını da anlatıyor.
 



 

Desert by JMG Le Clézio

Giles Foden welcomes the appearance of a postwar French classic
Sat 6 Mar 2010 00.05 GMT

Despite having published more than 40 books, JMG Le Clézio remains an enigma for most English-speaking readers. Published in France in 1980, Desert was singled out by the Swedish Academy as his "definitive breakthrough as a novelist" in its Nobel prize citation. As this work reaches Britain for the first time in English, the opportunity arises to unpick something of the mystery of a writer who has always been concerned with journeys and adventures, especially those undertaken by the dispossessed.

Though by and large it leaves behind the experimentalism of his early career, Desert continues Le Clézio's preoccupation with migrations. The novel is told from two viewpoints, in a double time scheme. On the one hand is Nour, a Tuareg boy who finds himself part of an uprising against encroaching French colonists that took place in north Africa between 1910-12. On the other is Lalla, a striking and indomitable orphan girl descended from the same blue-robed clan as Nour. She grows up on the coast of Morocco during some unspecified time after the second world war – perhaps the 1970s – before travelling to France.

Nour marches with the followers of the seer Sheikh Ma Al-Ainine ("Water of the Eyes"), first to the city of Smara in Spanish Sahara, then north to Morocco. Initially proud, the rebels are worn down by betrayals and setbacks. As the colonial troops close in on them, they run out of food and water: "Each day people edged a little further into despair and anger, and Nour felt his throat growing tighter. He thought of the Sheikh's distant gaze drifting out over the invisible hills in the night, then coming to rest on him for a brief moment, like a flash in a mirror that lit him up inside."

Eventually the Sheikh's warriors are massacred by French troops: the fact that most of the soldiers who attack the Tuaregs are Senegalese serves to point up one of the main themes of the novel, which is the compromising encounter of traditional societies with the brute forces of mechanised imperialism.

For a while, Lalla, living with her aunt and uncle in a shanty, is able to put off the confrontation with modernity. She spends most of her time up on the dunes, communing with the seabirds in a harsh, bleak landscape. Also there is the spectral figure of the Blue Man. El Ser ("the secret"), as she calls him, stands for what has been lost – he is a cultural memory flashing in her mind's eye just as, in the other story, the Sheikh's gaze does in Nour's.

The nearest Lalla comes to happiness is through her friendship with a wild boy called the Hartani (a disparaging Arabic name for black oasis-dwellers), who himself was abandoned at a nearby well by one of the blue men, and now works as a shepherd: "He stands there on one leg like that, motionless in the sun, the other foot resting on his calf just under the knee, and he gazes out into the distance, over where the reflections are dancing in the air, over in the direction of the herd of goats and sheep."

The developing romance between Lalla and the Hartani is one of the most moving parts of this inspiring but patchy novel. Her attraction to him partly relates to their both being parentless; it is also concerned with his deep connection with nature. "It was here – in the barren order of the desert – where everything was possible, where one walked shadowless on the edge of his own death. The blue men moved along the invisible trail towards Smara, freer than any creature in the world could be."

Threatened with an arranged marriage, Lalla flees into the desert with the Hartani and then, after a period in hospital, travels to Marseilles to look for work. Almost penniless, enduring the hardships of immigrant life, she finds employment as a cleaner before being taken up by a fashion photographer. For a moment she is famous, but she is not interested in money or renown.

The elemental lyricism of this book sometimes tips over into bathos. It will not be to everyone's taste. Perhaps Le Clézio's celebrity in France has something to do with the distinctiveness of his style when set against the austere formalism of much postwar French literary fiction. How he plays elsewhere relates to translation, and there are issues with Desert in that regard. Le Clézio cannot be easy to translate, and simply using an imported US translation will not do him any favours here.

But his achievement is not simply a matter of language; it is also to do with his chosen subject-matter, in which he has long been more adventurous than his peers, in his own country and elsewhere. Thirty years ago, when this book was first published, migration and separation from the natural world were pressing social problems. Now these issues have become critical globally. The academicians voted in Le Clézio's favour as much for this wide engagement as for his prose, which is often uneven. They will also have been impressed by three of his other novels, which many consider superior to this, Le Chercheur d'Or, Onitsha and Revolutions. Until these are easily accessible here, it seems likely that this remarkable writer will continue to mystify.