ANASAYFA TÜMÜ ROMAN ÖYKÜ DENEME FELSEFE ŞİİR TİYATRO BİYOGRAFİ Toplantı Tarihi : 12.09.2018
 

Editörün Notu:  (Kitaptan) "İnsan bir süreliğine susmalı ve oluşan sessizlikte başka bir öykü anlatıcısının –bir balık, yusufçuk, sansar veya bambunun, bir kedi, orkide veya çakıltaşının– sesine kulak vermeli. Arıların roman yazmadığını, örneğin, nereden biliyoruz? Tek bir bal peteğini bile okuduk mu? Veya balıklardan başlayalım. Evrimin nasıl da büyük bir bölümü balıkların sessizliğinde kilitli duruyor, bizden önceki tüm o asırlar boyunca nasıl da çok bilgi biriktirmişler! Bu sessizliğin derin, soğuk depolarıdır onlar." Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un dönemden döneme, hikâyeden hikâyeye atlayarak ince ince kurduğu bir labirent-roman Hüznün Fiziği. Romanın anlatıcısı, başkalarının zihinlerine nüfuz edip onların yaşadıklarını yaşayabilen bir adam. "Ben geçmiş satın alan bir kişiyim. Öykü tüccarı. Başkaları çay, kişniş, çek senet, altın saat, toprak ticareti yapar. Ben geziyorum ve toptan geçmiş satın alıyorum. Bana ne derseniz deyin, ne isim verirseniz verin. Elinde toprak olanlara ‘toprak sahibi’ derler, ben zaman sahibiyim, başkalarına ait zamanın sahibiyim, başkalarına ait öykülerin ve geçmişin sahibiyim. Dürüst bir alıcıyım, fiyatı asla düşürmeye çalışmam. Sadece özel geçmiş, belirli insanların geçmişini satın alıyorum. Bir seferinde bana koca bir devletin geçmişini satmaya çalıştılar, kabul etmedim."


Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek:
Georgi Gospodinov Romanlarındaki Arayışın İzini Sürmek

sosyalbilimler.org, 11 Haziran 2018
https://www.metiskitap.com
Gamze Doğan,

Dünyanın büyüsü bizim için bozulmuşsa bir roman yazmak için ilhamı nerede arardık? Dünyaya olan ilgimizi nasıl tekrar canlandırabilirdik? Dünya bizim için en son ne zaman ilginç olmuştu? Ve de en önemli sorulardan biri; tüm bu düşünceler dünyanın iki kutuptan oluştuğu, yoksulluk ve hüznün bir toplumun topraklarını boydan boya kat ettiği zamanlarda aklımızdan geçiyorsa bu roman nasıl olurdu?

1968 doğumlu Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Metis Yayınları etiketiyle Türkçeye de çevrilen iki romanı Doğal Roman ve Hüznün Fiziği, yukarıdaki düşüncelerin pek çok başka “koridor”a açıldığı bir “labirent”te yolculuğa çıkarıyor bizleri. Bu yolculukta terk edilmişliğin hüznü içerisindeki baş karakter, yani yazar, zamanda ve mekanda inşa edilmiş bir labirentte; bir yandan kendi geçmişine, hayatına dair bir anlatı oluştururken öte yandan başka birçok kişinin, bir ailenin, toplumun hikayesini bizlere sunar. Bu sunum kesinlikle doğrusal bir çizgide gerçekleşmez: Bir labirentin doğrusal olması mümkün müdür zaten? Anlatı sürekli yan koridorlara sapar, bir başka karakterin hikayesi girer. Zaman geriye, ileriye, daha da geriye zikzaklar çizer. Bazı “mola yerleri”nde Gospodinov okuyuculara “ipin ucunu” verir. Bu sayede okuyucu labirentte yolunu bulabilir. Labirent teması akla Jorge Luis Borges’i getirmektedir. Borges’in sesi romanlar içerisinde sadece labirent aracılığıyla değil; Minotor, başlangıçlardan oluşan kitap, yeni bir dil yaratmak gibi başka temalar aracılığıyla da duyulmaktadır.

Gospodinov, epigrafta da görüleceği üzere bu büyüyü gündelik olanın içerisinde buluyor. Bir sineğin gözünden dünyayı görmek, bir sülük olarak bir insanın bedenine girmek, bir romanda tuvaletten bahsetmek onun için ilginç olan şeylerdir. İki romanın da adı bizlere bu sıradanlığı işaret ediyor gibidir: Hüznün “Fiziği” ve “Doğal” Roman.

Bu çalışmada Gospodinov’un iki romanı ışığında, öncelikle ördüğü labirentin işlevi ve kurgudaki anlamı tartışılacaktır. Romanda geçen Minotor figürünün anlamı ve Bulgar toplumunda yaşanan siyasi süreçlerin romana ne ölçüde etki ettiği tartışılacaktır. Ayrıca Borges’in yazarı nasıl etkilediği ve romanda yankılanan sesi ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Başlangıçlar ve Labirentler

“Bu öyküyü gerçekten dinlemek istiyorsanız, muhtemelen ilk öğrenmek isteyeceğiniz şey nerede doğduğum, berbat çocukluğumu nasıl geçirdiğim, ben doğmadan önce annemle babamın neyle uğraştığı ve bütün o “David Copperfield” vari saçmalıklar olacaktır, ama doğrusunu söylemem gerekirse bunlara hiç giresim yok.” (Gospodinov, 2017, s. 19)

Gospodinov, ilk romanı olan Doğal Roman‘da sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak istediğini belirtir. Kimi yerlerde bu fikrini değiştirerek sadece fiillerden oluşan bir roman yazmak istediğini söyler. Yeni bir dil ve içerik keşfetme çabasında bir yolculuğa çıkmış gibidir. Yukarıda alıntıladığım pasaj, yazarın sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazma girişiminin ilk denemesidir. Peki neden sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak istenir? Sadece başlangıçlardan oluşan bir roman onun için yolları çatallanan bir bahçeye açılıyordur adeta. Başlangıçlardan oluşan roman “atomlardan oluşan, boşlukta savrulan bir roman”dır (Gospodinov, 2017, s. 19). Bir sürü başlangıç noktası ve çatallanan bir sürü yol olsa da çıkış bir tanedir. Dünya sonsuz başlangıçlardan oluşan bir labirent gibidir. Labirent imgesi nasıl bir temsil canlandırır insanda? Labirent fikri, düğümle [knot] oldukça yakından ilişkilidir: Bir tasarımın etrafında kıvrılarak dolanan bir hat. Aralarındaki fark ise düğüm tasarımında bu hattın başlangıcı ve sonu yoktur. Fakat labirentte bir başlangıç noktası ve bir hedef vardır. İkisi de yolculuğu simgeler. Bu, spesifik bir yolculuk, macera ya da genel anlamda bir yolculuk olarak hayatın kendisi olabilir. Carl Gustav Jung, labirenti kişinin içsel kendiliği ile dış dünyanın uzlaşımını simgeleyen bir sembol olarak görmüştür. Jung’tan çok önce ise Antik dünyanın insanları bir bütünlük, tamlık [wholness] amacıyla benliğin yolculuğu olarak anlamışlardır (Mark, 2018). Gospodinov, bir sürü başlangıçtan ve çatallanan yoldan oluşan bir hikaye sunmaktadır bize. Bu hikaye daha önce de söylendiği gibi bir labirent kurgusuyla aktarılmaktadır. Yazar; bireysel, içsel bir parçalanmışlık halindedir ve bütünlük arayışındadır. Her başlangıç farklı yol ve sonuçlara açılacaktır ve yazar kendi hikayesinin başlangıcını, ailesinin ve Bulgar toplumunun kimi önemli dönemeçlerine dönerek ve sonra da başka yollara saparak anlatır. Kendisini, ailesini ve Bulgar halkının hikayelerini içeren bu tarih, “dedesinin, terk edilen çocuğun öykülerini, geçici olanların, kadraj dışında kalanların, daima sessiz kalanların öykülerini, Gerçekleşmemiş Olanların Genel Tarihi`ni içermeli…” (Gospodinov, 2016, s. 137). Hüznün Fiziği‘nin içeriğini Gospodinov’un zamanda yolculuk yaptığı bir labirentin oluşturmasının yanı sıra kitabın biçimi de yan koridorlarıyla, mola yerleriyle mekanda da inşa edilmiş bir labirenttir. Bu sayede yazar, parçalanmış hayatının bütünlüğüne, içsel kendiliğiyle dış dünyayı uzlaştırmaya yönelik bir yolculuğa çıkmaktadır. Başlangıçlar ve labirent Georgi Gospodinon’un Borges’ten miras aldığı iki önemli temadır. Bu iki tema yazarın iki kitabı boyunca kendini göstermektedir. Başlangıcı nasıl belirleyeceğiz? Hikayemiz biz doğduğumuzda mı başlar? Annemiz ya da babamız doğduğunda mı?

Metinlerle ilgili ilgi çeken önemli bir ayrıntı da dilde de referans noktalarına dair bütünlüğün parçalanmış olmasıdır, kelimelerin anlamına, alegorilere, kelimelerin kökenine dair sorgulamalar baş göstermiştir. Çünkü bütünlük arayışı hayatın her alanındadır ve denge hayatın her alanında bozulmuştur. Dilin bundan kaçması imkansızdır; belki de ilk önce orada bozulmuştur:

Peşimizi bırakmayan dengesizlikler kendini her şeyde belli ediyor ama dengesizliklerin en korkunç olanı, nesnelerin isimleriyle nesneler arasındaki dengesizlik. Nesneler isimlerin kılıfından çıkmaya başlıyor, aynen fasulye tanelerinin kuruyan kabuklarından çıkması gibi. Şimdiye kadar isimler nesnelere sımsıkı tutunarak ayrılmaz bir bütün oluşturuyordu, oksijen ve hidrojen atomlarının su moleküllerini oluşturdukları gibi. (Gospodinov, 2017, s. 100)

Bu noktada Derrida’yı anacak olursak; “dil, artık sınırsız kalmaktan dolayı şaşkın, tam sınırlarının silinir göründüğü anda, -kendisini aşıyor görünen sonsuz “imlenen” tarafından sarılıp çerçevelenişinin kesilmesiyle- kendisi hakkında tedirginliğe kapıldığı anda, kendi sonluluğuna geri atılmış duruma düştüğü için” (Derrida, 2010, s. 13). Bu tedirginlik, düzenin bozulması, parçalanmışlık karşısında ise Gospodinov’un bütünlük arayışını yine Derrida’dan yaptığımız bir alıntıyla açıklayabiliriz; “Kitap idesi, imleyenin sonlu veya sonsuz bütünlüğünün bir idesidir; imleyenin bu bütünlüğü ise, ancak ünlenenin kurulmuş bir bütünlüğü ondan önce geliyorsa, onun yazılışına ve imlerine göz kulak oluyorsa ve idealliği içinde ondan bağımsız kalıyorsa, olduğu şey -yani bir bütünlük- olabilir” (Derrida, 2010, s. 30).

Çocukluk ve Terk Edilmişlik

“Sadece ve sadece fiillerden oluşan bir roman düşünüyorum. (…) ‘Doğurmak’ fiili üzerinde duracak olursak hemen ondan önce ‘hamile kalmak’ var, ondan önce de ‘cinsel ilişkiye girmek’, ‘arzulamak’ ve böylece geriye doğru, ta ‘doğurmak’ fiiline kadar yine. Manyak bir kısır döngü.” (Gospodinov, 2017, s. 45).

Göstergenin bu sonsuz yolculuğu, anlamın sonsuz gerilemesi ve kısır döngü bir köksüzlük, terk edilmişlik temasını oluşturacaktır metinlerde. İsimler nesnelerden kopmuş durumdadır, bütün düzen altüst olmuştur, sonsuzca çoğalan anlamlar karşısında denge sağlanamamaktadır. Bu terk edilmişlik duygusu sadece dilsel bir dönüş kapsamında tartışılmamaktadır. Varoluşsal bir köksüzlüktür buradaki;

İnsan herhalde kendi başlangıcını hatırlayamayacak şekilde ayarlanmış. Kendi doğumumla ilgili hatırlarım yok. Hafıza çalışmıyor, beynimizdeki o bölge henüz hazır değil. Başlangıç belirsiz ve şekilsiz (Gospodinov, 2017, s. 112).

Henüz çocukken terk edilmişizdir; hiçbir zaman o kadar sevilmeyiz. Çocukluğun doğallığı medeniyetle kirlenmemiştir; medeniyet çocukları terk etmiştir. Büyümek ise yer yurt edinmektir, mesken tutmaktır. Çocukluğun doğal olana ve kendine yakınlığı, kendiyle özdeşliği arasına toplumsallaşma arttıkça bir fark girer. “Toplum dışında geçen yedi yıl, yedi yıl devletsizlik, yedi yıl anarşi” (Gospodinov, 2017, s. 113). Çocuklukta kaybedilen bu köksüzlüğün verdiği özgürlüğün hazzı bütün bir ömür oradan oraya savrularak aranacaktır. Köksüzlüğün hüznünü, terk edilmişliği Gospodinov’un ikinci romanında çok daha ağır hissederiz. Roman, terk edilmiş çocuklar tarihinin en ünlü figürüyle açılır: Minotor. Minotor’un hikayesi meşhurdur; insan bedeninde boğa başlı bu yaratık, Pasiphae ile Poseidon’un gönderdiği kar beyaz boğanın yasak aşkından doğmuştur. Minotor çocukluğundan itibaren, Daedalus tarafından inşa edilen bir labirente kapatılmış ve Minos’un emriyle kendisine düzenli olarak Atinalı yedi genç kız ve erkek kurban edilmeye başlanmıştır. Bu kurban etme töreninin üçüncüsünde Atinalı Theseus, Minos’un kızı, Minotor’un ablası Ariadne’nin yardımıyla Minotor’u öldürmüştür (Britannica, 2017). Terk edilen çocuklar Minotor`la sınırlı değildir:

Ayak bilekleri delindikten sonra bir sepet içinde sağa bırakılarak terk edilen, önce kral Polibos, sonra Sofokles, ardından da bir sonraki babası Sigmund Freud tarafından evlatlık edinilen Oidipus. Terk edilen Hansel ve Gretel, Çirkin Ördek, Kibritçi Kız, yetişkin İsa. Kibritçi Kız anneannesinin, İsa babasının yanına gitmek ister. (Gospodinov, 2016, s. 46)

Yukarıda sayılan figürlerin yanı sıra yazarın adaşı olan dede Georgi Gospodinov ve bizzat yazarın kendisini de listeye ekleyebiliriz:

Evde onu tek başına bırakmaya başladıklarında altı yaşındaydı. (…) 1970’lerin tipik çocukluğu. O erken, hala isimlendirilmemiş terk edilmişlik duygusuyla gün boyu kendisiyle baş başa bırakılıyordu (Gospodinov, 2016, s. 49).

Dede Gospodinov’un daha hazin bir hikayesi vardır. Savaş zamanı, babaları cephede ve birkaç aydır kendisinden haber alınamıyordur. Kara gün için saklanan paralar bitmiş, ambar boş, çocuklar açlıktan kırılıyordu. Dede Georgi bu şartlar altında annesi tarafından terk edilmeye bırakılmışken, Ariadne’nin aksine, bu hikayede terkedilmiş çocuğu abla kurtaracaktır. Fakat “günah işlendi bir defa, anne tereddüde düştü” (Gospodinov, 2016, s. 27). Anne tereddüde düştüğü, dünya çocukları terk ettiği anda dünyanın büyüsü bozulmuştur. Bilhassa Hüznün Fiziği‘nde gördüğümüz kadarıyla terk edilmişliğin toplumsal, siyasi bir boyutu da var yazar için. 1989 yılı öncesi ve sonrasında, Sovyet gölgesinde ve sonraki yıllarda hem Bulgaristan`ın hem de sosyalizmin kendisinin tek bir olay olmaksızın [non-eventfulness], mutlak sessizlik içinde geçtiği zamanları anlatır bize başka yerlerde Gospodinov (Gospodinov, 2008). Yıllar boyu artarak devam eden sessizliğe hapsedilmişlik, Bulgar halkı için ikinci bir doğa olmuştur adeta. Hüznün Fiziği`nde de geçen, otobiyografik bir hikaye olduğunu anladığımız anekdota göre; her akşam Gospodinov`un babası kendisini mutfağa kilitleyerek Selena marka transistörlü radyosunu dinlermiş (dinlenmesi yasak kanalları dinlemektedir) ve Gospodinov babasının ne yaptığını gayet iyi bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davranırmış. Bu durum, Bulgar halkı arasında oldukça yaygın, herkesin yaptığı bilinen bir sırmış o zamanlar. Komünizm ülkeyi terk ettikten sonra dahi Bulgar halkının kendilerine ve dünyaya bu aldatıcı, simulatif ve hatta şizofrenik bakışı devam etmiştir (Gospodinov, 2008, s. 2). Sosyalizmin mutlak monotonluğunu anlattığı yazısında Gospodinov, bütün koşulların kontrol edildiği böyle bir sistemde, kusursuz bir tarifle tüm bir geleceğin planını gösteren haritadan kaçan her olay esasen sistemde bir takılma, akışta bir kopma, gerek görülen monotonluğu bozulmasıdır. Hakiki, beklenmeyen, spontane her olay sistem için rahatsız edici, yıkıcıdır (Gospodinov, 2008, s. 3). Örneğin, 1968 gibi önemli bir yıla dair Gospodinov`un anne ve babasına ait hikayeler yoktur. 68 yılı Sofya’yı es geçmiştir. Dünya Bulgaristan’ı terk etmiştir. Bulgaristan dünyanın Minotor’udur. Karanlık bir evde, bu hiçbir şey olmayan ülkede yalnız başına geçirdiği çocukluk yıllarında Gospodinov için hayatın eğlencesi karınca savaşları, güneş ışığının değişik açıları, sümüklü böcekler, sülüklerdi. Büyüsü bozulmuş bu dünyayı ilginç kılan ayrıntılar sıradan olanın bizzat kendisiydi. Çünkü başka hiçbir şey yoktu; “Sadece bayağı olan ilgimi çekiyor. Başka hiçbir şey beni o kadar eğlendirmiyor” (Gospodinov, 2017, s. 46).

Son zamanlarda, en hafif ifadeyle tuhaf sayılabilecek ama semptomatik olarak da görülebilecek bir şeyle uğraşıyorum. Sinekleri ve… doğrudan söyleyeceğim, onların öykülerini inceliyorum. Bu uğraşımı kolaylaştıran bir nokta var- gözlemlenen obje her zaman gözümün önünde. (…) Sineğin bakışını anımsatan çok yönlü bir roman. Ve onun gibi, ayrıntılarla, sıradan gözün göremediği küçük şeylerle dolu bir roman. İşte, itiraf ediyorum, sinekler bana bu yüzden lazım (Gospodinov, 2017, s. 88).

Anankazm, Patolojik Empati veya Obsesif Empatik-Somatik Sendrom

Gospodinov, Hüznün Fiziği‘nde zaman yolculuklarını bir tür “başka bedenlere yerleşme atağı” sayesinde yapıyor. En şiddetli aşaması çocuklukta yaşanan bu hastalığın adı “patolojik empati veya obsesif empatik-somatik sendrom”dur. Bu yolculuklar sadece insanların bedenlerine değil: “Bazen aynı anda bir dinozor, balık, yarasa, kuş, ilkel çorbada yüzen bir tek hücreli veya bir memelinin embriyosuyum, bazen bir mağaradayım, bazen bir rahimde, ki ikisi özünde aynı şeydir- (zamana karşı) korunan bir yer” (Gospodinov, 2016, s. 78). Bu hastalığın en şiddetli aşamasını çocuklukta yaşıyor olmak tesadüf olmasa gerek; insanın dünyaya bu kadar teklifsiz baktığı başka bir zaman var mıdır? Büyümek, daha öncede bahsedildiği gibi doğayla, bu teklifsiz bakışla, başka bedenlerle aramıza medeniyetin, toplumun, normların girmesidir. Benzer tema Doğal Roman‘da da söz konusudur;

Anankazm (Yun. Ananke – saplantı) hastanın yaşamı olduğu belirli deneyimlerinden, onların anormal ve saçma olduğunun farkında olsa bile kurtulamaması durumudur. Bu deneyimler fikir, arzu, korku veya dürtü olabilir; hasta genelde aynı şekilde yaşanan bu deneyimlerin sürekli etkisi altında kalır. A. psiko-nevrotik bir sendromdur. Psikanalize göre a.’nın temelinde egoyu zedeleyen bağlantılı bir iç çatışma yatar. Genelde erken çocukluk deneyimlerinin yanlış işlenmesi sonucunda kendine güveni olmayan ve korkuyu ‘büyüye karşı büyü’ yöntemiyle yok etmeye meyilli kişilerde görülür” (Gospodinov, 2017, s. 119).

Çocukluk henüz dille ilişkinin kurulmadığı, nesneyle ismin bağının oluşmadığı, düzen getirilmemiş bir dönemdir. Dünyayla aramızda mesafe yoktur ya da azdır. Yetişkinlikte kaybedilen bu “hastalık”, belki ancak yazmak ile telafi edilebilecektir. Bir başka bedende yaşamanın, bir sülük, sinek, karınca olmak ya da başka bir insanın bedeninde olmak deneyimi, bu hayal gücü bu kurguyu yapabiliyor olmayı gerektirir. Yazarlık ise bu deneyime en yakın şeydir belki de.

Sonuç

Hüznün Fiziği ve Doğal Roman‘da Georgi Gospodinov’un, Bulgar halkının, 70’lerin, 80’lerin ve sonrasının hikayelerine tanıklık ettik. Bu tanıklık bize sıradan olanın, gündelik olanın içerisinden verildi. Yazar parçalanmış bir benlikle bir bütünlük arayışının yolculuğuna çıkmış gibidir. Labirent imgesi, geçmiş yorumlarıyla birlikte düşünüldüğünde bu bütünlük arayışının, içsel kendiliğimizle dış dünyanın uzlaşımının bir temsilidir. Bir hikaye birçok şekilde başlayabilir ve son bulabilir. Birçok yola sapabilir. Bir hikaye bu anlamda Yolları Çatallanan Bahçe’dir (Borges, 1985). Öykümüz biz doğmadan çok önce başlamıştır. Hayatımızın içerisinden başını uzatan ve bütünlüğü arama yolculuğumuzda varlıklarını fark etmek zorunda olduğumuz bir sürü kişi vardır. Hüznün Fiziği‘nin girişindeki “Ben Varız” ve sonundaki “Ben Vardık” cümleleri belki de buna işarettir. Bütünlük arayışı içerisinde parçalanmış bir benlik Doğal Roman’da, yazarın parkta kendisiyle karşılaşmasıyla açığa çıkmaktadır. Bu hikaye bize yine bir parkta kendisiyle karşılaşan bir yazarın konu edildiği Öteki adlı hikayeyi hatırlatmaktadır (Borges, 1988, s. 9-16). Borges’in sesi kitap içerisindeki birçok figürde duyulmaktadır. Labirent ve Minotor bu figürlerin önde gelenleridir. Başlangıçlardan oluşan bir kitap yazma fikri de yine akla Luis Borges`in Kum Kitabı öyküsünü getirmektedir. (Borges, 1988, s. 92-96) Çocukluk ve terk edilmişlik temaları Bulgaristan’a özgü siyasal ve toplumsal süreçlerle birlikte değerlendirilmelidir. Çocukluk, medeniyetin terk ettiği, en özgür, kendimize ve doğaya en yakın olduğumuz dönem olarak terk edilmişlik anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra, Bulgaristan’da sosyalizm dönemine özgü bir çocukluk bir başka anlamda da terk edilmişlik anlamına gelmektedir: Bulgaristan’ın tüm bir Avrupa içerisinde kendine özgü terk edilmişliği ve çalışmak zorunda olan ebeveynleri tarafından evde yalnız bırakılan bir çocuğun terk edilmişliğidir. Peki yazar ne zaman huzur bulmuştur? Bu bütünlüğe nasıl kavuşmuştur? Yine bir çocukla, kendi kızının yüzünü dönmesiyle, ona merhaba demesiyle, hayatında yer alan tüm kişilerle beraber huzura ve bütünlüğe kavuşmuştur. Tüm terk edilen çocukların, Minotor’un, sosyalizmin çocuklarının yazarın hikayesi nihayete kavuşmuştur. Bütünlük arayışında çıkılan bu yolculukta sapılan onca yoldan sonra birliği sağlamaya yönelik bir girişimdir roman. Gospodinov bunu şöyle aktarır;

Dünya birdir ve roman onu birleştirir. Başlangıçlar verilmiştir, kombinasyonlar sayısızdır. Her kahraman, öyküsünün kendisine biçtiği kaderinden kurtulmuştur. Başı kesilen romanların ilk bölümleri boşlukta panspermia gibi dolaşmaya ve doğumlara neden olmaya başlar -ne dersin Anaksagoras? (Gospodinov, 2017, s. 22)

 

 


İnce İşlenmiş bir Minotor labirenti
Sabitfikir, 16 Mart 2017
Kahraman Çayırlı

Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un Hüznün Fiziği romanı açılırken Pessoa’ya, Gaustin’e, Borges’e, Augustinus’a, Flaubert’e, Eliot’a ve Hemingway’e selam veriliyor. İlk işaretleri almış oluyoruz böylece. Roman ilerledikçe anlıyoruz ki selam verilen her yazarın üslubundan, tarzından biraz biraz var aslında bu romanın çatısında. Giriş bölümü, “Ben varız,” diye kapanan bir roman neticede Hüznün Fiziği. Kesinlikle heyecan veriyor. “Ben varız” cümlesi, tüm romanın da özü bir yandan. Bir benliğin farklı parçaları, katmanları, kırıntıları tamamlıyor romanı. Bir parçadan diğerine bu kadar ustalıkla geçmesi ise Gospodinov’un en büyük başarılarından biri.

Yunan mitolojisinden gelen Minotor efsanesi ise, Hüznün Fiziği’nin bir diğer yapıtaşı. Kitabı, kapağı olan Picasso’nun 1958 yılında resmettiği Minotorların Kralı ile sarmaya başlayan efsane, romanın öyküsü biraz neşelensin diye ortaya atılan bir baharat değil asla. Yarı insan-yarı boğa bir yaratık olan Minotor (Yunanca “Minos’un Boğası” anlamında), peyderpey tüm romanı ele geçiriyor. Koridorlarına gizlice sızılan öyküler, Birinci Dünya Savaşı etrafında başlarken, Trakya’nın uçsuz bucaksız düzlüğünde yaşananlar akıp götürüyor okuru.

Roman paralel anlatımlı bir aile romanı gibi başlıyor. Gece yarısı yatağı, uykuları, rüyaları karakoncoloslar bastığında, gümüş kaşık gibi korunan savaş ganimeti Macarca sözcükler, göklerden gelen Macar anneanneler, uzun dakikalar derken romanı kolayca niteleyip sınıflandıramayacağınız belli oluyor. Gospodinov’un hızlı zaman ve karakter geçişlerini, okuru hiç hırpalamadan bu kadar akıcı yapabilmesi, şahane. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın giderek romanın merkezine yerleştiğini düşünüyorsunuz, yaşanan her şeyin sebebi dünya savaşları dediğiniz anda Gospodinov bir anda rotayı değiştiriyor.

Başka bedenlere yerleşme ısrarı

Olayları rasyonel bir çizgisel zamanda anlatmıyor yazar. Şiirli ve postmodern bir üslupla efsaneleri yanından eksik etmiyor. Yeraltındaki kiralık odalarının küçük penceresi, sokaktan geçen ayakkabılar, ayaklara göre insan uydurma oyunları, viraj öncesi vızıltılarından araba tahmin etme oyunları, karınca kargaşaları… Tüm bunlar bir çocuğun hayali oyuncaklarına dönüşüyor. Aşı izleri, mezarlıktan öğrenilen harfler, okumayı ölülerden öğrenen çocuklar, ailelerin uzun sır ve yalan zincirleri, ikiye bölünen dünyalar derken Gospodinov, asırlar öncesinin Minotor efsanesini zaman ve mekana hınzırca taşıyor. Minotor efsanesinin altını eşelerken bir anda günümüze, tahripkar bir bilgisayar virüsüne, oradan da bilgisayar oyunlarına geçiveriyor yazar. Aniden kendimizi Baudrillard’ın bir tür simülasyon kitabında gibi hissediyoruz. Olaylar akıp giderken Yunan mitolojisinde yenen çocukları listeliyor bir anda, Gospodinov.

Altını çizmek isteyeceğiniz yüzlerce cümleyle dolu Hüznün Fiziği. Sarı evlerin hafif çürük ve aseton kokuları, gizli koridorlar, ayna nöronlarla öyküler sürüyor. Romanda en çok tekrar eden kelime, labirent! Her gerçek şair gibi Gospodinov’un da yanından ayırmadığı sözcükleri var. Bu güzel romanı tek bir sözcükle ifade etmek istediğinizde de "labirent"ten daha uygun bir kelime gelmiyor aklınıza. Bir de yazarın patolojik empatisini, yani başka bedenlere yerleşme ısrarını sık sık hissediyorsunuz. Gospodinov samimice anlatıyor her şeyi, kabuklarının altına saklanmıyor.

Disko müzikleri, kasetçalarlar...

Ani karakter geçişleri romanın tamamı boyunca sürüyor. Bir yandan da ataerkil düzenin ve sanayileşmenin Bulgaristan’daki izlerini takip ediyoruz. Anlaşılan, Gospodinov’un çocukluğunda hatmettiği Yunan efsaneleri, büyüdüğünde de yakasını ve kalemini bırakmamış. Beş metrekarelik hayatlarda, boş kiralık dairelerde, bodrum katlarında Minotor sendromlarıyla akıyor roman. Her şey gibi, can sıkıntısı da Bulgaristan’a biraz daha geç geliyor. Seksenli yıllardan dem vurduğu kısımlarda roman enikonu bir Bulgaristan ansiklopedisine dönüşüyor. Ve elbette disko müziklerinden, kırmızı Marlborolardan, kasetçalarlardan, Doğu Alman kovboy filmlerinden söz ediyor ilk gençliğin naif coşkusuyla. Yazarı en çok hüzne boğan da o yıllardaki televizyon yayın akışları oluyor.

Korkunun kokusu, kasaba sinemasındaki eski projektör ışıkları, kör Mariyka’nın ruhları derken Hüznün Fiziği, bir hatıralar labirentine mi dönüşüyor? Hayır. Bu roman okur sonuna dek defalarca şaşırtmaya devam ediyor. Gaustin’in, “Roman ari (katışıksız, katkısız) değildir,” cümlesi, romanı açan cümlelerden biri neticede. Gospodinov, bu cümleyi de roman boyunca cebinde taşıyor.

Hüznün Fiziği detaylarla ince ince işleniyor, bazen bir kent tarihi gibi Sofya’nın soğuk ara sokaklarında, bazen Bulgar toplumunun ayrıntılı röntgenleri gibi, heyecanlı, katmanlı bir romana dönüşüyor. Öykü ve roman haricinde şiir ve tiyatro oyunları da yazan, halen Sofya’da yaşayan, 1989 yılı sonrasında yabancı dillere en çok tercüme edilen Bulgar yazarlardan biri Georgi Gospodinov. Hüznün Fiziği, hiçbir okurunu yarı yolda bırakmayacak esaslı bir roman, esaslı bir labirent.


The complete review's Review:


http://www.complete-review.com

The narrator of The Physics of Sorrow identifies himself as 'Georgi Gospodinov', and much of the novel is autobiographical, the born-in-1968 author describing his early childhood as well as much of his life in communist and then post-communist Bulgaria, as well as beyond. Identifying himself as such, however, does not limit the author to his own (life-)story: named after his grandfather, the narrator inhabits that identity as well, and recounts stories from this previous and other 'Georgi Gospodinov''s life as well. Early on, the narrator admits: "I could get inside other people's memories, and that was my biggest secret"; The Physics of Sorrow is essentially a chronicle of dealing with and revealing that skill -- of becoming and being a recounter of stories, an author.

A Prologue suggests a multiplicity of identities, an 'I' born in 1913 (as Gospodinov's grandfather was) and in 1968 (as Gospodinov was), but also in other time-frames, in completely different other forms. It is summed up, beautifully, in the first-person singular and plural last identity he presents himself as, a simple, universal:

We am.

If the Cartesian essence of being -- the definitive ergo sum -- is in thought (cogito) itself, so Gospdinov suggests the communal ergo sumus is in our (shared) stories: story-telling, and the preservation and (re)presentation of our stories is what makes us human, what makes humanity.

A guiding figure and tale here is that of the not-entirely human Minotaur. Gospodinov identifies with him, writing that at age nine he already began to write a defense of him, the first iteration a very brief text that concludes with the identifying avowal: "I, the Minotaur".

That text begins: "The Minotaur is not guilty", and Gospodinov suggests:

In broad terms, that is the basic thesis. Over the years I have merely added further evidence.

The Physics of Sorrow is, in a sense, the case-file -- with, also, the Minotaur's labyrinth the guiding (and in every sense a literary) metaphor. So too Gospodinov explains:

I can't offer a linear story, because no labyrinth and no story is ever linear.

Gospodinov describes a variety of attempts at the preservation of stories, from his own efforts with his own work to more elaborate time capsules that have been hidden away over the decades. He collects and stores clippings, and his own notes -- relying also on his "old-fashioned notebooks" rather than digital archiving, "Just in case the world turns analogue [sic] again. The likelihood is not at all negligible".

He also collects (and recounts some) actual stories -- but only: "private pasts, the pasts of specific people" --, paying people for them -- often to their surprise. He pays for the stories he collects because it is another way of showing that they have value. His interest isn't necessarily in the grand, historic, important-seeming; he understands and is fascinated by the fact that:

In the small and insignificant -- that's where life hides, that's where it builds its nest.

And, with Minotaurian obsession, he sees documentation -- writing -- as essential. His is the cry of the author, drawn and pushed to his calling, wanting and imagining nothing else:

Let me write, write, write, let me record and preserve, let me be like Noah's ark, not me, but this book. Only the book is eternal, only its covers shall rise above the waves, only the beasts inside, between its pages swarming with life, will survive.

The Physics of Sorrow is a deeply personal book. Grandfather Georgi Gospodinov and his otherwise secret and forever lost tale are preserved here, and so is much of the life of author Georgi Gospodinov, from basement childhood to his own experiences with his young daughter: The Physics of Sorrow is testament and, like any story-recording, myth-making. In a post-Knausgaardian world there's less room left for this approach, at least at its most direct: the six volumes of Min Kamp (see e.g. volume one) are exhaustive apotheosis. Gospodinov manages to transcend the limitations in part, his ambition to: "bring back a slice of the past, a pint of drained-away time right here" buttressed by his reliance on the Minotaur, or also, in part, on physics (yes, that also comes into play). Yet much is still traditional personal-account, Gospodinov too often shying away from the promising 'We am' of the Prologue to the entirely self-focused.

Perhaps unsurprisingly, among the most successful of the personal memories he recounts are those of imagining more: for example, he describes stealing a cookbook and following the recipes with a girl he was living with, but solely in their imaginations, since they were too poor to buy any of the necessary ingredients -- yet: "we got so into it that afterward, you could see traces of flour on our hands".

More revealing is the (potential) get-rich-quick scheme a friend of his dreamed up: 'Movies for the Poor', where they would retell movies for those too poor (like themselves) to buy tickets for the Hollywood blockbusters in post-communist Bulgaria -- the project falling apart because, not having seen the movies either, they couldn't offer an adequate re-telling to satisfy the customers: a failure of the imagination, and reminder of Gospodinov's reliance on factual basis for what he recounts. So also there's the neat look back to childhood, to the beginning of his: "indiscriminate guzzling of books. Some kind of literary bulimia", Gospodinov explaining: I learned the alphabet from the cemetery in that town languishing in the sun. I could put it this way, too -- death was my first primer. The dead taught me to read. This statement should be taken absolutely literally.

Validation comes in the factual, the insistence on a claim being taken literally; it need not.

At one point Gospodinov writes:

Indeed, inside me, the Minotaur shivers, afraid of the dark, but otherwise I look completely normal, I wear the body of a white, middle-aged man The Physics of Sorrow is at its most successful when the focus isn't on appearances, and on Gospodinov's actual experiences, but rather when he lets the Minotaur out -- or ventures into the labyrinth. Not that it's not successful otherwise, too, but the transcendent is beyond the personal, and while Gospodinov repeatedly reaches for it here, in often marvelous detail, he is dipping his toe in rather than taking the necessary complete plunge.