ANASAYFA TÜMÜ ROMAN ÖYKÜ DENEME FELSEFE ŞİİR TİYATRO BİYOGRAFİ      Toplantı Tarihi - 17.10.2018

Editörün Notu: Kurul yaptığı basın açıklamasında "Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu, tutuklu üyemiz Turhan Günay'ın yokluğunun acısını duyarak toplanmış, Turhan Günay'ın bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını dileyerek; Gürsel Korat'ın "Unutkan Ayna" romanını, 1.Dünya Savaşı yıllarının çatışmalı koşullarındaki bir Anadolu kentinde mülk bölüşümü, cinayetler ve yerel halkın siyasi otoriteyle ilişkisi gibi pek çok olayı ustaca bir kurguyla birleştirmesi, bu zor zamanlarda aşk, dostluk ve dayanışma gibi insani duyguları derinlikli bir şekilde işlemesi ve yaşadığımız döneme ilişkin uyarılar taşıması nedeniyle 2017 yılı, 46.Orhan Kemal Roman Armağanı'na değer görmüştür" dedi.
 

1915 Ermeni Tehciri

Unutkan Ayna Vicdanla Yoğrulmuştur

http://gurselkorat.blogspot.com

28 Ağustos 2018 - Faros Röportajı
Söyleşi: Sarkis Güreh
1915 üzerine bir roman yazma düşüncesi nasıl ortaya çıktı?

Tahmin edebileceğiniz üzere böyle bir şey yazmanın cesaret isteyen bir yanı var. Edebi ve politik açıdan demir leblebi bir konu. Hem Türk olacaksınız, hem “biz” ve “onlar” demeyeceksiniz, alışılmış bir şey değil. Öte yandan dünya edebiyat birikimini gözetecek, olan bitene olabildiğince nesnel yaklaşacaksınız ama bunları insanlık sevgisiyle anlatmanız gerekecek. Aslında benim yazarlık tutumum zaten sadece Unutkan Ayna’da değil bütün kitaplarımda böyledir. Mesela Rüya Körü’nde hep dışardan anlatılan Bizans’ı içerden anlattım ve oradan Türklere baktım. Kapadokya konulu romanlarımda İç Anadolu’nun tarihsel birikimine bakarken de etnik yapılara çoğulcu bakış açısıyla yaklaştım. Yani böyle bir terbiyeyi uzun zamandır edindiğim için Unutkan Ayna’nın yazılış sürecinde önceki yazınsal yolculuğum bana yol gösterdi.

1915 üzerinde uzun zaman düşünüyor ve her düşündüğümde de üzülüp, öfkeleniyordum. Çünkü sonuçta böyle bir olay var. Adına ne derseniz deyin. İnsanların bir şekilde Tehcir ya da Soykırım olarak isimlendirdiği bu olayların siyasal boyutu romancı için estetikten uzağa düşürücü duygusal tehlikelerle dolu. Böyle bir konuyu yazarken duygulara kapılmak yahut “kanıtlama” çabasına düşmek estetikten uzaklaşma sonucunu doğurabilir çünkü. Sanatın görevi oldu/ olmadı meselesini tartışma konusu yapmak değil, olaya insan odağından bakabilmektir. Hal böyle olunca kişisel olarak bana düşen şuydu: Boynumun borcu olan bir ödevi yerine getirmek.

Tezli bir roman değil sizinki…

Doğru. Ben tezli roman sevmem. Çünkü roman mantık ve bilgi değil, duygu ve sezgi işidir. Roman, “soykırım olmuştur” ya da “olmamıştır” demez. Bunu söylerseniz siyasi bir temellendirme yapmış olursunuz. “Olayların gerçeğine birebir uymak”, “yaşanmış bir olayı dile getirmek” bir romancının sözleri değildir, bunları genellikle roman yazdığını iddia eden ideologlar söyler. Okuyucu edebiyatı edebiyat olarak görmeli ve romandaki bir insanın kaderiyle özdeşleşerek düşünse bile nasıl bir büyük olayın yaşandığını hissetmelidir. Benim için gerçekten çok önemliydi, böyle düşündüm ve bir çözüm bulabildim. Bu sayede daha çok insana ve vicdana ulaşabileceğimden emindim.

Kitapta anlatılan hikâye ve karakterler gerçek değil. Ama yaşananlarla pek çok açıdan örtüşüyor.

Kurmacada, gerçeği anlatmaktan daha çok bir “ölçek” bulmak önemli. Raymond Kevorkyan’ın kitaplarını okurken özellikle İç Anadolu’daki nüfus dağılımı üzerinde çok düşündüm. Yozgatlı olduğum için ailemden işittiklerimle birleştirerek haritaları inceledim. Ermeni demoğrafyasında en az Ermeni nüfusun yaşadığı yerleri özellikle arıyordum. Çünkü ben Boğazlıyan ve çevresini çocukluğumdan beri dinlediğim için bilirim. Satır, tüfek ve olmadık araçlar… Yani olayların vahşet düzeyine tırmandığı yerleri anlatmak istemiyordum. Yüreğim kaldırmıyordu. Öyle yazsam Unutkan Ayna okunmaz hale gelirdi. Çünkü acıklı olayları okumak da anlatmak da zordur. Bir anlatırsın iki anlatırsın ama üçüncüde sen de bozulursun, anlatamaz hale gelirsin. Önce böyle yazdım çünkü, denedim. Oradan biliyorum. Yozgat ve çevresinde olanları anlatmayı denedim ama yazamayacağımı anlayarak bıraktım. Aradan zaman geçtikten sonra, Boğazlıyan’a yakın, atla gelinebilecek, henüz tehcire başlanmamış ve Ermeni nüfusunun az olduğu bir yer aradım. Nevşehir’i öteden beri bildiğim için o bölgenin yapısını inceledim. Bu şehre ilişkin fazla bir tehcir anısı da yok. Dolayısıyla birinin haklı bir şekilde çıkıp olayların o şekilde yaşanmadığını söylemesini istemedim.

Böylece Unutkan Ayna’da dönemin Türkiye’sinin küçük bir modelini kurdum. Türkleri, Ermenileri ve Rumları aydınlar ve halktan insanlar olarak iki katman halinde kurguladım. İstanbul’dan farklı olarak iç Anadolu’nun Türkofonluğunu gösterebilmek, insan tiplemesi açısından benzerliklerin altını çizmek çok önemliydi. Yani “ötekileştirdiğiniz insanlar da bizim gibi Türkçe konuşan insanlar, bu milliyetçilik de neyin nesi?” sözünü söylemeyi bu nedenle çok önemsedim.

Unutkan Ayna, çok katmanlı, pek çok konuyu ele alan bir kitap. Aynı zamanda ezber bozan bir tarafı da var

Türk şöyledir, Ermeniler böyledir, Rum öyledir diyerek kalıpyargıları yinelerseniz karakter yerine karikatür yaratırsınız. Bütün şehvetli kadınlar Rum, bütün kötü adamlar Ermeni ve Türkler hep iyiler olacak! Böyle bir şablon gerçekçi değildir, Edebiyat da insanlık da bu noktaya çok uzaktır.

Unutkan Ayna’yı vicdanla, duyguyla ve estetikle kavranabilecek bir çizgiye çekmem ve politik bir tez öne sürmekten kaçınmam burada çok yerinde ve doğru bir davranış oldu. Bütün büyük yapıtlar böyle yazılmıştır, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ve Kazancakis’in Zorba’sı tam da böyledir. Kanımca zaten Rumları ve Ermenileri anmadan Türk tarihinin eksiksiz yazılması olanaksızdır. Tarih sonradan yeniden ve yeniden yazılır. Böyle bir şeye vicdanı olan herkes itiraz etmelidir. Bellekte duranı ve aslına uygun olanı düşünerek sanatı oraya bir ışık olarak tutabilir miyiz sorusunu çok düşündüm.

Unutkan Ayna, temelde estetik bir yapıttır ama vicdanla yoğrulmuştur diyebilirim.

Bu açıdan hazırlığı çok uzun süren, santim santim yazdığım bir kitap oldu Unutkan Ayna. Asıl amacım, Kitabın tek politik içeriği şudur: “Ey Türkler, burada böyle bir şey oldu, dönüp bir bakın!”

Kitapta kadınlar ve kadın sorunu çok ön planda…

Kadın sorununu o dönemin koşulları açısından düşünerek ele aldım. 1900lerin başında sosyalizm fikri Osmanlı’yı yeni yeni etkiliyordu; feminist düşünce ise henüz billurlaşmış değildi. Osmanlı entelektüelleri özellikle sosyalizm, özgürlükler gibi konularla daha çok ilgiliydiler. Bunda da genellikle Müslüman olmayan topluluklar öncülük ediyorlardı.

Dini, milleti fark etmeden kadın sorununa nasıl bir çıkış yolu buluruz, sorusuna hep bir yanıt aradım kitapta. Ve Zabel karakteri bu konuyla ilgili olarak çok değerli bir çıkış sağladı. Kitabın sonlarına doğru “Bir dünya kurulmalı ve çocuklarımız bizim bilmediğimiz kadınlık ve erkeklik bilgisiyle yetişmeli” dediğinde bu söz sosyalizm kadın özgürlüğü tartışmaları açısından döneme ışık tuttu. Üstelik bu söz günümüz açısından da çok yaşamsal önemde bir açıklamadır bana göre.

Kitabın bir film proje olarak başlaması, kurguyu ya da hikâyeyi etkiledi mi?

Film olarak yazmaktan kurtulduğumda roman ortaya çıktı. Film olarak yazarken hikayeden bunaldım desem yeridir. Bir yönetmenle çalışıyorsunuz ve sürekli olarak onun müdahalesiyle karşılaşıyorsunuz. Roman yalnızca yazarındır ama film değil. Yönetmen hikâyeye müdahale ettikçe öykü kayboluyor. Zaten sonunda dayanamayıp “Hikâyeyi yazayım sonra senaryoya dökeriz” dedim. Çünkü yazdıklarım hiç içime sinmiyordu.

Aileniz 1915’i nasıl anlatırdı?

Doğrusu bu kitap çocukluğumda annemin içime düşürdüğü ateşle yazıldı. Ona da annesi anlatırmış: “İğdeli’de Civan’ı dama çıkardılar. Başına tabancayı dayadılar. Kelime-i şahadet getir dediler. Biraz önce gözünün önünde annesini ve babasını vurdular. Ağlaya ağlaya annemi babamı isterim diyor. Onlar hala kelime-i şahadet demesini bekliyorlar. Baktılar diyeceği yok, kafasına sıktılar. Damdan düştü fesi de yuvarlana yuvarlana gitti…”

Fesin yuvarlanması beni çok o kadar etkiledi ki, ben bu hikayeye fesin önünden kaçan tavuk koydum fazladan. Fes giyen Türkçe konuşan insanlar beni küçüklüğümden beri öyle etkiledi ki tarihin bildiğimizden farklı olduğunu işte ilk o zaman düşündüm. Anneannemin ağlayarak anlattığı bu hikayeyi annem de ağlayarak anlatırdı. Baktım ki ben de bunu ağlamadan anlatamayacağım, yazdım.

Türkiye’de her ailede böyle hikâyeler vardır, kuşaktan kuşağa aktarılır. Herkesi aile içinde bunları konuşur ama dışarıya “böyle bir şey olmadı” deriz. Bu ikiyüzlülüğü ne zaman yok edeceğiz? Anneme ve vicdan sahibi büyüklerime şükran duyarak, yazdıklarımı İğdeli’deki, Boğazlıyan’daki tüm Ermenilere, evlatlık olarak büyütülmüş tüm yetimlere adıyorum. Ailemden zarar görmüş bir Ermeni varsa ondan özür dilerim. Bütün insanlığın gözü önünde. Unutkan Ayna doğrusu yalnızca Ermenilerden değil, bütün insanlıktan özür dilemek için de yazıldı.

Faros, Temmuz 2018


Geciktiren aynalardan Borges söz etmişti. Ben unutkan aynalardan söz edeceğim.

http://gurselkorat.blogspot.com/2016/04/unutkan-ayna.html

 Öyle bir unutuş ki, her şey gözümüzün önüne gelecek. Ben öyle yapacağım öykümü. Gerçi "yaptım" demem daha doğru artık. Önce sözleri yazdım, yazdığım sözleri söyledim, sonra bir daha yazdım. Zaman geçti, yazdıklarımı beğenmedim, yeniden yazdım. Düşündüm, bir daha yazdım. Bunun bir sonu olduğunu bilsem daha da yazardım. Metni tamamladığımda şunu anladım: Büyüklerimden öğrendiğim dili içimde döndüre döndüre yazıyorum ben. Bir de dinlediğim öyküleri kılcal damarlarına kadar ayırıyorum. Annemin anlattığı şeyleri görsem bu kadar derinden anlatamazdım.

Görmediklerimi, bildiğim yerlerde yazdım. Hindistan'da üç yıl esir kampında tutulan, savaş gazisi dedemin lakabı "Delisolak"tır. Onun solak torunu olarak yazdım. Yozgatlı akrabalarımdan, eşden dosttan dinlediklerimi düşündüm, Çandır'ın kuzeyindeki İğdeli'de gördüğüm okul binasının önünde bunları anımsadım, sonra satırla adam kesilen kanlı pınarların başında, söğütlerin dibinde oturdum, öyle yazdım. Develi'de dağları aşarak, Felahiye'de ırmak sularına bakıp coşarak, Erkilet'te Erciyes'e bakıp şaşarak yazdım. Nefes nefese koştum yazdıklarımın peşinden. Anlattıklarımın hepsinin acısını çektim, sevincini kendimden ekledim.

Unutkan Ayna'yı eline alanlar da anlatıcının yaptığı gibi koşup duracaklar; onları ne etkiler bilinmez ama dilerim atın boyunduğuna astığım fener gözlerini kamaştırır. Geciktiren aynalar birbirini izleyen, eş zamanlı hareket edemeyen görüntüleri aklımıza getirdiği için çok heyecan vericiydi. Unutkan aynalar, bir görüntünün kaynağından çok uzaklarda ve çok sonraki zamanlarda belirmesi anlamına geldiği için heyecan verir mi bilmem ama benim zaman konusunda söylediğim sözün sırlanmış halidir. Bu romanımda zamanın aklımı kurcalama biçiminin ne olduğunu, bir soran olursa, böyle açıklayabilirim.
 


Unutulan Aynanın sırrı
Şeyhmus Diken

https://bianet.org/biamag/diger/187089-unutkan-ayna-nin-sirri

Gürsel Korat’ın, 2017 Orhan Kemal Roman Ödüllü, “Unutkan Ayna”* kitabı SineMasal bir vurgu ile başlıyor. “Alnı sakar at, kuyruğunu kaldırıp başını eğdi, sağ ayağını kaldırıp indirdi, hafif bir ses çıkardı. Sahibinin derdi olduğunu anlamıştı.”

Gece karanlığında Kapadokya vadisinde boyunduruğunda asılı fenerinin kederli ışığını her hareketinde sağa sola saçan atın çektiği araba ve üzerinde Çerçi Ermeni Boğos.

Romanın on günlük anlatısının ilk gecesidir 12 Haziran 1915. İşte o gece “Nevşehir’in tek çerçisi Boğos’u sabaha karşı” vururlar. Ve roman bu kurgu üzerine okuru 22 Haziran gecesi sabaha devrilende bitecek on günlük bir serüvene sürükler.

Boğos’un atı, roman boyunca arada bir görünür. Finalde son kez görünür ve hikâyeyi başladığı gibi bitirir. “Gün doğuyordu: Ufuk çizgisinde ışıyan sanki güneş değildi de, dağların arkasından başında lambasıyla koca bir at gelmekteydi.”

Gürsel Korat, Kapadokya coğrafyasının edebiyatıdır, sır çözücüsüdür dersem doğru bir vurgu olur. “Unutkan Ayna”, zamana anlam biçen zamanı yeniden insana hatırlatan ve zamana dair an’ın işlevini hayata katan bir roman; insanın hayatına dair bütün hikâyesinin zamanla alakası üzerinden bir okumaya yatırıyor “Unutkan Ayna” okuru.

Fotoğraf ustası Dikran’ın “De ki, aynaya bakmışız, orada resmimiz kalmış. Unutmuş ayna bizi…” deyişinde saklı olduğu zaman hâliyle! Bir yerlere gidileceği bilinen ve beklenen günler için; “bir gün gidersek buralardan, bunlara bakıp avunurmuşuz” diye çekilen ve zamanın gelecek haline bırakılan fotoğraflar…

Gürsel Korat, o kem sözde varlığını bulduğu gibi; 1915 Orta Anadolu’sunu anlatırken “kör, kör parmağım gözüne” deme gereği duymayan bir edebiyat yapmış. Soykırım, ya da tehcir veya "qefle" belki de "büyük felaket"""diye adı konulanın; özcesi anlatılırken bile insanı insan olmaklığından utandıran 100 yıl evvelki ebedi yok edilişin o ânı yaşayan insanlara sanki katlanılabilirmiş gibi görünme hâli!

Neden her an öldürüleceklerini düşündükleri, hatta bekledikleri halde öyle değilmiş, belki de kurtulurlarmış gibi yaşamak!.Ya da öldürülme vakti gelinceye kadar yaşamanın sahiciliği!

Çünkü insan teki hep umutla yaşar da ondan, “çıkmadık candan umut kesilmez” misali. İyi haberler bazen olmadık zamanlarda gelir(miş); insanın sevincinin ışığı sönmeye yakınken yani!

Ama yüz yıl evvelki Ermeni ahali o umutlu hâli çıplak gerçekliğin kapıya gelip dayanmasıyla yaşayamaz ve muktedir insan eliyle gelen ölümle yüzleşme anı olur edebiyata kalan. İşte 1915 Ermeni Soykırımı da öyle, cinayeti aslında herkeslerin gördüğü, ama bir ulusu sanki kaderleri “ölümmüş”gibi kıyıp kırmalarının hikâyesi…

Gürsel Korat hesapla filan uğraşmıyor. O başka bir şey yapıyor. Sadık edebiyat okurunun yüzüne bir ayna tutuyor. Arkası sırlı, ama o sır’ın altı edebi bir yüzleşme ile tutkulu bir ayna! Adı “unutkan” olsa da ironik ve sahici bir yüzleşme aynası. (ŞD/NV)

* Unutkan Ayna
Gürsel Korat,
Yapı Kredi Yayınları,
2016 İstanbul, 280 sayfa.

Şeyhmus Diken Şeyhmus Diken, Diyarbakırlı ve Diyarbakır'da yaşıyor. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi ve Uluslararası PEN Yazarlar Örgütü Diyarbakır Temsilcisi. BirGün'de 12 yıl boyunca yazdı. Halen bianet ve Tigris Haber’de yazıyor. Pek çok dile çevrilen 20 kitabı bulunuyor.

 

 

Unutkan Ayna - TehcirSahi hangi ayna unutkan olur?
https://www.birgun.net/
19.05.2016 
 KÜLTÜR SANAT

Zor, netameli bir konu tehcir. Çeşitli prizmalardan farklı renkler görünür. Yazar zor bir işe kalkışmış. Ve bu zor işi de iyi kotarmış. Gürsel Korat’ın 'Unutkan Ayna’sı en azından bana göre vicdanlara seslenen bir roman.
Sahi hangi ayna unutkan olur? RIDVAN DANSUK

Roman tarihle ilgili olabilir, tarihsel bir zeminde geçebilir ama o tarih değildir. Bunun aksi yönünde hareket eden yazarın yaptığı edebiyat değil, olay kaydediciliğidir. Aynı güdüyle hareket eden okur da hüsrana uğrar çünkü romandaki olan biteni konuşmalarına, düşüncelerine dayanak yapamaz. 'Görüşlerini neye dayandırıyorsun?' dediklerinde, 'filan romana' mı diyecek? Peki roman tarihten beslenir mi? Beslenir elbet. Tarihle ilgili bilgi verir mi? Verir kimi zaman tarihten daha fazla. Hiçbir tarih kitabı o zaman diliminde yaşayanların, o olayların aktörlerinin duygularına değinmez. Öyle ya bilim dediğin nesnel olmalı. İşte duygulardan arıtılmış olaylar kurudur: Adeta dokunabileceğiniz bir nesnenin kalın, ama çok kalın bir ambalajla kaplanmış halidir.

Bu yazıda amacım roman-tarih ilişkisini sorgulamak değil ancak ele alacağım romanda -Unutkan Ayna- kapımızı çalan tarihten (1915) söz etmek, bu olay özelinde roman-tarih üzerine biraz düşünmeye kışkırtmaktır.

On bir günlük bir zaman diliminde geçer Gürsel Korat’ın “Unutkan Ayna”sı. Nerdeyse saat saat anlatılmıştır bu on bir gün. Gazete haberi gibi değildir elbet. Anlatılan her saat, her dakika yaşamdan kesitleri içerir. Zor, netameli bir konu tehcir. Çeşitli prizmalardan farklı renkler görünür. Yazar zor bir işe kalkışmış. Ve bu zor işi de iyi kotarmış. Roman kahramanları; Miralay Ziya Bey, Kolağası Hurşit, Binbaşı Fuad Hilmi, Doktor Bediros, Papaz Haçadur, Çeteci Haçik, Demirci Kirkor ve define arkadaşı Memet, Fotoğrafçı Dikran, Yağcı Hacı Nuri, Şadiye, Mor püsküllü Yuvanis, Çoban Muharrem, Zabel, Çerçi Boğos, Ferhunde Hanım, Hayri’nin kardeşi Bilal, Fotoğrafçı Dikran’ın babası Pekmezoğlu Murat, Çeteci Osman Ağa, Öğretmen Diruhi Hanım, Hacı Stefan ve daha niceleri...

Gürsel Korat bu roman tiplemeleriyle birçok düşünceyi, duyguyu dillendirir. Öyle çok savı dile getirir ki bu tiplemeler, roman, gerçeğin tasviri gibidir. Kirkor ile Memet’in dostluğu, oğlu Agop’un öldüğünü ona bildirişi ya da bildiremeyişi, sonra gözyaşlarının bir lav gibi içlerini eriterek akması. Bir yanda Binbaşı Fuad Hilmi diğer yanda Miralay Ziya ve Kolağası Hurşit, Hacı Nuri’nin yaptıkları öylesine sahicidir ki bir grup duyguyu (acı, öfke, üzüntü, merhamet ) sürekli yanıbaşımızda buluruz.

Vicdanlara seslenmek
Doğruluğun tanımlarından biri, gerçeğe uygunluktur. Söyledikleriniz, tümceleriniz gerçeği betimliyorsa doğrudur. İşte tam da bu noktada Gürsel Korat’ın Ermeni Tehcirini ele alış biçimi birçok kişiyi değişik nedenlerle rahatsız edecek niteliktedir: Kimileri Ermenilere yapılan eziyetin yetersiz anlatıldığını ileri sürerken, kimileri de bu anlatılanların düpedüz uydurma olduğunu dillendirebilecektir. Bu ikincilere göre tarihimiz yalnızca beyaz sayfalardan ibarettir. 'Biz kime ne yapmışsak bunu önce onlar başlatmıştır,' falan filan. Elbette gerçek/tarih ne bir romanda temize çekilebilir ne de baştan ayağa karalara boyanabilir. Dönemin rüzgârlarına göre kimler iyi gösterilmesi gerekiyorsa onlar iyi olarak gösterilecek, kimler kötü olarak gösterilmek isteniyorsa onlar yerin dibine batırılacak. Gürsel Korat’ın 'Unutkan Ayna’sı bu türden bir roman değil. En azından bana göre vicdanlara seslenen bir roman. Yazarın Zamanın Yeli’yle- ki o zaman bir mim koymuştum bir dil ustası (arkeoloğu, mimarı) geliyor diye- başlayan bir önceki kitabıyla (Yine Doğdu Tanyıldızı) bir doruk noktasına ulaşırken, bu romanda da aynı düzeyin korunduğunu görüyoruz. Ayrıca bir önceki romanındaki teknik, Türk yazın tarihinde özel bir yere sahip olacak gibidir.

Altı çizilesi çözümlemeler
Romanda hayata ilişkin altı çizilebilecek çok sayıda saptama ve çözümleme var.
“Kadınlar kötülük görmedikçe erkekler hakkında kötü laf etmezler, vicdan kadına çok yakışır.”
“Bir erkek tarafından açıkça aşağılanmış kadının kiniyle bir erkeğin koynuna girdiği halde sevilmemiş kadının kini arasında fark yoktur.”
“Kadınlar kendi cinsel arzularını kışkırtmakta da yadsımakta da benzersizdir.”
Bu gözlemlere/saptamalara katılır mısın bilemem ama en azından düşünmeye değer.
Bir başka hoş saptama insan ilişkileriyle ilişkili: “İnsanlar birbirlerine nasıl yaklaşacaklarını davranışlarıyla da öğretirler. Bu yüzden görür görmez dertleri unutturan halalar, kaçacak delik aratan dayılar, hep yardım bekleyen babalar vardır.”
Bir Kapadokyalı olarak tanıklık ettiğim bir durum var. Bunun tespiti üzerine yapılan yorum muhteşemdir: "… Çünkü Kapadokya’da, doğru yanlış, herkesin dilinde bir gizli geçit lafı vardır. Tarihin burada yalnızca karanlık dehlizler, alt geçitler ve kiliseler inşa etmekle yetindiği söylenemez; o aynı zamanda, insanların bilinçlerini de kazmış ve yüzyıllardır kıvrıla kıvrıla ilerleyen yer altı yolları ve mağaralar oymuştur.”
“Bir devlet adamı ortalığa zulüm yaysa da ağzından “adalet”ten başka bir şey çıkmamalıydı; onun zulmü, kendi çıkarlarından öte, devleti koruduğu için yüceydi. Çünkü devlet bütün insanların üstündeydi. İnsanlar devlete çalışır, devlet de olsa olsa onlara emrederdi.” Bu ifade felsefede, devletin birey karşısında önemli olduğunu vurgulayan görüşü örnekliyor, diğer taraftan yaptıklarını devletin bekasına bağlayanların pervasızlığını da açıklar nitelikte.
Her yazar yapıtına isim ararken titizlenir. Ancak Gürsel Korat’ın bu ismi romanına koyarken filozofça temellendirmeye gittiğini görürüz. Anlamına gelince… Onu da siz okurların keşfine bırakalım.


Tarih unutur, aynalar asla
NERMİN YILDIRIM NERMİN YILDIRIM @twitter @e-posta Söyleşi, 19 Mayıs 2016

101 sene önce Anadolu'da bir köye Ermeni tehciri sinsi sinsi yaklaşıyor. Sonrası malûm ama tarihin unut dediğini edebiyat hatırlıyor. Gürsel Korat'la yeni romanı Unutkan Ayna'yı konuştuk...

Gürsel Korat son romanı Unutkan Ayna’yla edebiyatın aynasını yüz bir sene öncesine, küçük bir Anadolu köyüne tutuyor. Ermeni tehciri adım adım yaklaşırken bazı kalpler kararıyor, bazılarıysa korku ve kederle yarılıyor. Hep birlikte beklemeye başlıyoruz. Herkes yitip gitse de bazen geride aynalara saklanmış yüzler, bir yerlere not düşülmüş sızılı sözler kalıyor. Tarihin unut dediğini edebiyat hatırlıyor.

Borges'in geciktiren aynalarından sonra şimdi de Korat'ın unutturan aynaları... Nedir bu aynaların yansıttığı?
Bir ayna düşündüm bir gün. Bakıyorsun ama sen yoksun orada. Çok zaman geçiyor, ölüyorsun ve görüntün aynada beliriyor. Bu imge bana hayaletleri değil de acıyı, muradına erememeyi, trajiği söylediği için kitabın bir yerine onu koydum. Sanki olmuş gibi. Yahut olmamış gibi.

Bir de bu imgeyi öyle yerlere serpiştirdim ki onu okuyan mıhlanıp kalsın. Defalarca okusun. Gözlerine inanamasın. Yazarken hep bunu arzuladım, fakat ne yapabildiğimi söylemek bana düşmez. Eleştirmenler söylesin.

Ben, ayna eğretilemesiyle kendi edebiyatıma bir zaman problemi daha ekledim. Ayna, anımsarsanız bir roman metaforudur aynı zamanda. Stendhal’in topluma tutulan aynasını, bizim kültürümüzdeki “aynanın sırlanması” kavramıyla birleştirince bir şey çıktığını gördüm: O da zamanın içinde yüzüp durduğu, her şeyi gözümüzün önüne getirip koyan o yüzeyin ne olduğunu bilmekti.

Bütün romanlarınızda zamanı bir yerinden tutup bükmeye ya da açmaya çalışıyorsunuz. Zamanla bir derdiniz mi var?

Metafiziğin konusudur ya, yazarlar o yüzden sever zamanı. Ben Tanpınar’dan farklı düşünürüm. Yani zaman bana göre ruhta kavrayış değildir. Proust’un nesneler üzerinde yoğunlaşan zaman algısı bana uyar. Fakat öte yandan Proust’un metin zamanı geniş olduğu için o çizgiden de uzak dururum; ben hızdan yanayım. Zamanı açıkça, bir kütle gibi kitabın içine bırakmaktan değil, Eco’nun deyişiyle “ceylan gibi sektirmek”ten yanayım.

Kavram olarak “zaman” hakkında çarpıcı metinsel hakikatler icat etmek çok sevdiğim bir iştir. Hemen hemen her kitabımda en az bir zaman aforizması yazarım.

Ermeni tehcirini ele alan bir roman yazmaya nasıl karar verdiniz? Çekinceleriniz oldu mu yazarken?
Ezel Akay’a bir senaryo yazıyordum. Bir öykü taslağı çıkardım ama bu onu tatmin etmedi. Kapadokya’ya bir yolculuk yaptık. Çok iyi bildiğim bu yerleri öyküyü düşünerek dolaşırken Ürgüp’ün güneyinde Cemil Köy’de gördüğümüz bir kilise öreni bütün iç dünyamı alt üst etti. Her şey olduğu gibi duruyordu. Bu bir Rum köyüydü ama köyde kümbet de vardı. İç içe geçmiş insanların tarihi. Kümbet mimarisi de bilir misiniz, Ermeni sanatından gelmedir. Ermenileri düşündüm ve zihnimde bir ışık parladı. Bu bölgede çok az Ermeni vardı ve tehcir burada -Yozgat-Kayseri eksenindeki kadar- arkasında büyük viraneler ve boşluklar bırakan insan sayısına ulaşmamıştı. Ben katlin anlatılmasından çok beklenmesini daha korkunç bulduğum için Ermeni kıyımının yarattığı o derin arka plan önündeki insan hikâyesine baktım. Olay film senaryosu olmaktan çıktı. Ezel’den izin istedim, ben roman yapayım bunu, ondan sonra film işine döneriz dedim. Sezmiştim çünkü. Beni büyük bir hikâyenin beklediğini Kapadokya’dan döndüğümde biliyordum. Böylece 1919’dan başlayarak anlatmayı düşündüğüm dedemin hikâyesine uzun bir zemin kurmuş oldum.

Bu romanı yazmayı çok diledim, Ermeni tehcirini çok az yazan Türk edebiyatına biraz da sitem ederek elbette. Politik taraf olan bir metin yazmayı zaten sevmem. Fakat seçimim, kitapta yazar olarak göstermediğim tarafım, bu konuyu anlatış biçimimden bellidir. Ben küçüklüğümden beri Ermenilerle ilgili bir yığın mesel dinledim. Yozgatlı bir ailenin çocuğuyum. Yozgat’ın Çandır ilçesinin kuzeyindeki İğdeli ve Çokradan, batısındaki Terzili, Uzunlu ve Boğazlıyan, güneyindeki Felahiye ve çevresi zaten yoğun Ermeni yerleşimleriydi. Bunları işite işite büyüdüğüm yetmediği gibi çevremde tehcirde besleme olarak alınmış kızlardan doğma aileler de gördüm.

Böyle durumlarda benim gibi ortaya çıkıp da konuşanın etnik menşeini merak etmek pek yaygındır. Onlara şöyle söyleyeyim: Merak eden pek çok kişinin şaşıracağı kadar Yozgatlı, Müslüman ve Türk bir ailenin çocuğuyum. Bunu şunun için belirtiyorum: “Türk’üm ve milliyetçiyim” dediğin zaman Ermeni meselesinde kullandığın dil en basitinden “onlar da bize yaptı” olarak biçimleniyor. Oysa roman evrenseldir ve “biz”i yoktur. Roman tüm insanlığın aklı ve vicdanıyla kurulur. “Kol kırılır, yen içinde kalır” mantığı romanın işi olamaz. Bu nedenle ben hem siyasal görüşleri ve hem de -alın cümle içinde bir “fıtrat” kullanımı da benden- yazarlık fıtratı gereği nasyonalist değilim. Türküm ve enternasyonalistim. Vatanseverliği de kimseye bırakmam. Çünkü ben Türkçenin bir işçisiyim. Bir insanın ne olduğunu dilinden anlarsın. İnsanın kanına ve kafatasına bakanların dünyaya ne yaptığını düşünmek yeter. Ama dert değil, isteyenle de Türklük yarışına çıkarız. Türkçenin kaşını gözünü yarmadan konuşamayan ama herkesin kanından şüphe ederek dolaşan uğrular hezeyana kapıldığı için susmak zorunda değiliz. Hoş onların hezeyanı da nedir derseniz, büyüklük hezeyanıdır. Tarihimizin büyüklüğünden gelen değerleri, köylüce bir böbürlenmeyle yıkıcılığa vardıran cahilliğin hotzotçuluğudur.

Tehciri farklı boyutlarıyla, farklı karakterlerin gözünden anlatıyorsunuz. Asker, kıyım için hapisten salınan suçlular, başlarına gelecekleri bekleyen Ermeniler, onların komşuları... Ama özellikle çoban karakterinden biraz bahsetmek gerekir. Ondan her şeyin sadece doğrusunu öğrenebiliyorsunuz. Resmi tarihe tepki olarak mı doğurdunuz kendisini?

Çoban Muharrem kurmaca tarihinde örneği bulunmayan bir karakter oldu. Soruya yanıt vermiyor ama yanlış bir şey söylersen doğrusunu söylüyor. Kendi zararına olsa bile. Ne pahasına olursa olsun. Patlamaya her an hazır dinamit gibi. Kötülük bilmez, sevgi dolu ama çok hırpalanmış.

Ben bu kadar söyleyeceğim. Daha fazlası okurun işi ve yorumu. Ben niye Muharrem’i resmî tarihe bakarak doğurayım? Ben bütün yazdıklarımı resmî tarihi aklıma bile getirmeden yazdım.

Evet, okullarda öğretilenlerle pek uyuşmuyor zaten. Bu romanı yazarken hakikati bir yerlere not düşme gibi bir niyetiniz var mıydı?
Tezli roman yazmadığım için bu soruya evet diyebilirim, “bir kenara not düşme niyeti.” Unutkan Ayna tez öne sürmeyi, bilgiyi tartışmayı değil de o bilgiyi içermiş, onu kendinin yapmış olan bir yazınsal tavrın romanıdır. Açık niyetim budur: Duyular ve duyguların estetiği. Roman bilgi ve mantık önermeleri öne sürerse estetik değerini yitirir, bu bilgiyi kendinin yapıp insan boyutunda gösterdikçe estetik oylum kazanır, dille ayrıştıkça da benzersizleşir. Romanın açık niyeti bütün insanlıktır; insanlardaki ortakduyunun bilinmeyen yanlarını keşfetmektir. Tarih bunun için içinden geçilen bir duraktır; bazen de Unutkan Ayna’da olduğu gibi özellikle geçilen bir durak. Yazar ideolojik, politik ve kavramsal duruşunu bağırırsa tüm insanlığı kavrayamaz. Bu nedenle estetik ve siyasa ayrışıktır; bunu anlamayanlar sanatı araçsallaştırır. Siyasetçi olur. Bu yaklaşımın dine sanat görünümü vererek sanatı yağmalayan dincilikten eylemsel yönden farkı yoktur. Yeteneksizler de tarihi yağmalayarak piyasa edebiyatı yapar. Yazar olarak benim tavrım sanatsal metinde politik tartışma yapmak değildir; bunu sanatı işgal etmiş uğrular yapsın. Benim duruşum metnimde saklı, bu yeter. Ben Rumi’yi yazınca Rumi, Yavuz’u yazınca Yavuz gibi konuşanlardan değilim.

Unutkan Ayna’da Ermeni komşularını saklayan Anadolu insanı da var, bir an önce tehcir başlasa da mallarına el koysak diyenler de... Yazarken bu tarihle yüzleşmek sizde nasıl bir ruh hali yarattı? Bunu bir ders ünitesi gibi ele alacak olursak, komşularımızı tanıyalım bağlamında, neler öğrendiniz yazma sürecinde?

Bu roman Anadolu’nun başka dillerdeki yazılı kültürlerinin peşinde dolaştığım yirmi yılın, diğer romanları yazarken çalıştığım otuz yılın, “Derin Anadolulu” olmaktan getirdiğim bütün ömrümün coğrafya bilgisiyle ve kültürel güveniyle yazılmıştır. Kapadokya’yı kendi yurdu gibi bilen bir tarla faresinden farkım yok; bütün insanlığı, doğamızı ve hayvanları kendime kardeş bildim. Bütün İç Anadolulu kültürleri derinden öğrendim.

Kurmacaya gelince, o öğretilmez ve anlatılmaz. Zaten bir yazar neler yazdığını ve bunları nasıl yazdığını pek de anlatmamalıdır; yalnız yazdıkları değil kendisi de sevimsiz görünür.

Kadınların hikâyesi kendine ayrıca yer buluyor Unutkan Ayna'da. Erkek egemen toplumun iki yüzlü ahlakçılığı da. Bir ülkeyi kadınların hali üzerinden yorumlamayı seçenlerden misiniz? Öyleyseniz bugünü de yorumlar mısınız lütfen?

Ben yazarın cinsiyetsiz olduğunu düşünürüm. Tanrı gibi. O yüzden hem bütün cinslerde varımdır, hem de hepsinden öteye geçerim. Tanrı gibi. O yüzden hem eşcinsel aşkı anlatırım (Yine Doğdu Tanyıldızı) hem kadının aşkını anlatırım (Kadın diliyle yazdığım bir çok öyküm vardır) hem de eril olanı dile getiririm. Ama yazarken hiçbiri olmam ben. Yıllar önce bu nedenle “Yazar dördüncü cinstir” demiştim.

Güçlü kadın karakterler yaratmışsınız. Ve onlara hayatı dar etmeyi iş edinmiş erkek karakterler. Şadiye ve kahvedeki adamlar mesela. Ya da kadınlara bir savaş ganimeti gibi el koymak için tehcirin başlamasını bekleyen diğer adamlar...

Bir yazar, bütün cinsleri kendi cinsel konumundan bağımsız bir yere çıkıp göremiyorsa insanlık yönünden eksiktir. “Güçlü kadın karakterler yarattım” demeyeceğim, çünkü bu sözden “kadınlar aslında o kadar güçlü değil de ben öyle yarattım” anlamı da çıkarılabilir. Ben kadının güçlü yönlerini ve güçlü olan kadınları öne çıkardım, o kadar. İşin ilginç yanı kadın gücünün altı çizildikçe erkeğin kaba gücü ve hoyratlığı daha açık seçik görünüyordu, bu çok hoşuma gitti.